“SURRE ALAYLARI” İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve ŞİİR DİNLETİSİ (1 Nisan 2017)

 / ETKİNLİKLERİMİZ

 İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve

ŞİİR DİNLETİSİ
 


“SURRE ALAYLARI”


(1 Nisan 2017)


“SURRE ALAYLARI”

Edebiyatın, sanatın, kültürün, aktüel konuların buluşma noktası olan İLESAM Genel Merkezi’nde 1 Nisan 2017 tarihinde yeni bir etkinlik daha gerçekleştirildi.

Program, İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’ın yaptığı açılış konuşmasıyla başladı.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, iç mekan

Mehmet Nuri Parmaksız “Azerbaycan Yazarlar Birliği ile yaptığımız anlaşma gereği Azerbaycan'da 330 İLESAM üyesi şairin şiirlerinden oluşan “Türk Şiirinde Aşk” antolojisi yayınlanıyor. Basımı bitmek üzere olan kitapta yer alan şairlerimizin şiirleri Azerbaycan Türkçesine çevrildi. Kitap basıldıktan sonra İLESAM olarak kitabı Türkiye'ye getirecek ve bedeli (10 .-) karşılığı şiiri olan üyelerimize ileteceğiz.” dedi.

Parmaksız, yönetim kurulunca seçilen 20 yazarın hikâyelerinden oluşan bir başka kitabın da Azerbaycan Türkçesine çevirisinin yapıldığı müjdesini verdi.

“Bunun yanı sıra, projemize hiç bir telif almadan katılan 11 İLESAM üyesinin ‘Esere Saygılı, Korsana Karşıyız’  temalı hikâyeleri kitaplaştırılarak 10.000 adet basıldı. Hikâye kitabı ‘Esere Saygılı, Korsana Karşıyız’ 3. Ulusal Slogan ve Logo Yarışması seminerlerinde öğrencilere hediye olarak dağıtılıyor.” şeklinde bilgi veren Mehmet Nuri Parmaksız “Bu yıl içinde İLESAM Ansiklopedimizi de hayata geçirmeyi planlıyoruz. Ansiklopedi kitapçılarda satışa sunulacak.” diyerek sözlerine “15 Nisan tarihinde etkinliğimiz olmayacak. 13 Mayıs’ta Türk Tarih Kurumu’nda Azerbaycanlı bir yazarımızın kitap tanıtımı programımızı gerçekleştireceğiz. Cumartesi Sohbetlerimiz ve Şiir Dinletilerimizin 2017 yılının ilk yarısını oluşturan bölümü 27 Mayıs tarihindeki programla noktalanacak.” cümleleriyle konuşmasına son verdi ve Prof. Dr. Münir Atalar’ı kürsüye davet etti.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, iç mekan

Prof. Dr. Münir Atalar kutsal emanetler, surre vakıfları, Hac yolu ve güzergâhı, Hac ve salgın hastalıklar, vergi sistemi başlıkları altında  “Surre Alayları” konulu bir konferans gerçekleştirdi.

Prof. Dr. Sayın Münir Atalar’a konuşma metnini bizlerle paylaştığı için teşekkür ediyor ve sizlerle aynen paylaşıyoruz:

Her yıl hacc zamanı kutsal topraklar olan Hicaz’daki Mekke ve Medine şehirlerine para ve hediye gönderme geleneğine genel olarak Surre denilmektedir.

Haremeyn’e; Mekke ile Medine’ye Surre gönderilmesi Abbasiler (750-1258) zamanında başlamış, Osmanlıların son zamanlarına (1919) kadar devam etmiştir. Halifeler içerisinde fırsat düşürdükçe Haremeyn halkına Surre gönderilmesi âdetini yerleştiren Abbasi Halifesi Mehdi’dir. Ondan evvel Haremeyn’e Surre gönderilmemiştir. Haremeyn’e ilk kez Surre gönderilmesi, Abbasi halifelerinden el-Muktedir Billah (908-932) zamanında 311/923-924 yılında âdet olmuştur. Muktedir Billah’ın göndermiş olduğu Surre’nin miktarı 315.426 flori altını idi. Bu halife, Haremeyn sakinlerine ve oranın ziyaretçilerinin yoksullarına bu miktar parayı her yıl göndermeyi âdet edinmişti.

Fâtimîler (909-1171) Hicaz’ı kendilerine bağlamak amacıyla Haremeyn’e para göndermişlerdir. Eyyûbîler (1174-1250)’den sonra, Mısır’ı ele geçirmiş olan Memlûkler (1250-1517), Hicaz halkının sempatisini kazanmak için her sene Harameyn’e bir miktar zahire göndermişlerdir.        

Osmanlı İmparatorluğu, bir imparatorluk olmakla beraber, hiçbir zaman emperyalist de olmamış, feth ettiği veya gittiği yerleri sömürmeyi düşünmemiştir. Aksine buralara, kendisinde olan her şeyi vermiş, kendi Anayurdu, çekirdeği olan Anadolu’yu ihmal bahasına oraları imara çalışmıştır. Bunun da sebebi, ele geçirilen Hıristiyan veya İslam ülkelerini birer vatan olarak benimsemeleri, oraları birer koloni olarak görmemeleri, buralarda yaşayan halka adalet, düzen götürmek istemeleridir. Çünkü İslam hükümdarları Allah’a karşı sorumludurlar. Halka sulh, sükûn ve adalet götürmek de Allah’ın emridir.

Hicaz bir vilâyet, Mekke de bir emirlik idi. Vilâyetin, mülkiye teşkilatının ve orada bulundurulan askerî birliklerin masraflarını, kendi bölgelerinin gelirlerinden temin etmesi ve emirliğin de, bağlı bulunduğu hükümete belirli bir vergiyi ödemesi akla en evvel gelecek icâbât-ı tabiiyyeden olmasına rağmen, bunun aksine, hükümet, Hicaz vilâyetinin masraflarını tamamıyla kendi üzerine aldığı gibi, emirliğe de önemli bir miktarda para ve hediyeler göndermek an’anesine tâbi bulunurdu. İşte bu para, Surre-i Hümâyûn adıyla bilinirdi.

Hazreti Peygamberin kaleminden kendine bir sorguç yaptırıp kavuğuna iliştiren Sultan Ahmed’den, Hz. Peygamberin türbesini yeni baştan yaptıran Sultan II. Mahmud’a, Peygamberinin müjdesi için İstanbul’u fetheden Fâtihten, fethedilen İstanbul’dan Peygamber köyüne ulaşan demiryolunu yaptıran Sultan II. Abdülhamid’e kadar süre gelen bir sevgi geleneğimiz vardır. Peygamberinin en ufak bir hatırasını yaşatmak isteyen bir milleti tarih bu şekilde not etmektedir.

İslâm âlemi, Osmanlıları, Batı saldırganlığına karşı kendilerini savunan tek güç olarak görmüş ve pek çok devlet Osmanlılara bağlılıklarını Devlet-i Aliyye’nin son dönemlerine kadar sürdürmüştür. 1517 yılında Yavuz’un Kahire’de bulunduğu bir dönemde bir Portekiz donanması Mekke’ye saldırmak için Kızıldeniz’e girer. Mekke Şerifi tepelere kaçmaya hazırlanırken Hicaz halkı Osmanlı Amirali Kaptan Selman Reis’ten kendilerini yalnız bırakmaması için yardım isterler. Selman Reis, Mekke’nin iskelesi olan Cidde’yi Portekizlilere karşı savunarak onların kaçmasına sebep olmuştur.

Yavuz Sultan Selim, Akdeniz donanması haricinde Süveyş’te Kızıldeniz donanması hazırlanması emrini vererek Kızıldeniz’de Osmanlı hâkimiyetini tescil ettirir. Artık Portekizliler ne Kızıldeniz’e girebilecek, ne de Cidde’ye Mekke’ye saldırabilecektir. Akdeniz’de ve Ege’de Rodos, Kıbrıs ve Girit’in fethedilmesinde, bu adalarda yaşayan şövalye ve korsanların hac gemilerine saldırmalarının büyük tesiri olmuştur. Hindistan’dan gelen hac yolcularına Portekizlilerin saldırmaları üzerine Kızıldeniz ve Akdeniz’in birleştirilmesi için Süveyş Kanalı’nın ilk açılma çalışmaları da bu dönemde yapılmış ancak muvaffak olunamamıştır.

1917’lerde bu topraklardan mukaddes beldelere son Surre alayı yola çıktı ve o gün bu gündür Surre alayı bu coğrafyada görülmez oldu. Doksan yılı aşkın bir süreç öncesinde evvel İstanbul’dan Mekke’ye uzanan bu gönül köprüsünü bir makalenin sayfaları, satırları içerisinde yeniden kurmak o şaşalı günleri, o görkemli yılları yeniden yaşamak; o yılların hatırasını Surre alaylarının heyecanıyla bir nebze olsun yaşatmak maksadıyla bu yazımız kaleme alınmıştır. Surre ile alakalı hatalı bilgiler bir yana en büyük noksanlığımız kültürümüzün bu mühim öğesini gelecek kuşaklara aktarmakta ve günümüz insanına öğretmekte geç kalmış olmamız olsa gerektir.

Surrenin anlamı; “içine akçe konulan kese” iken; yüzlerce yıl içinde ayrılık çeşmesi, hacı kervanları, mahmil alayları, feraşet çantaları, Medine-i Münevvere’nin tozu toprağı, hacıların sevinç gözyaşları, tarihsiz ıtır kokuları, mevlid-i şerifler, top sesleri, bir bir çileli yolculuklar, ibadetler, dualar ve daha nice güzelliklerle çoğalıp zenginleşmiştir. Surre, padişahın mektubunu (Nâme-i Hümâyûnu’nu), Arafat’ta hac vazifesini tamamladıktan sonra Mina’da bayramlaşmaya duran hacılara ulaştırmak ve bu bayram sevincini bütün dünya Müslümanlarıyla paylaşmak isteğidir.

Fethinin ardından Osmanlı imparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul’da Surre alayının hazırlanması ve yola çıkması, zaman içinde şehrin en renkli geleneklerinden biri haline gelmiştir.

Mekke ve Medine’nin kutsallığına inanan Osmanlılarla İslâm hükümdarları, bu kutsal yerlerde oturan fakirlerle (Çöl Arapları, Urbân), Haremeyn-i Şerifeyn’de hizmet eden imam, müezzin, kayyım, ferrâş vesaire din görevlilerine Mekke ve Medine emirleri ile diğer görevlilere ve delillere her sene hac mevsimi yaklaşınca çeşitli hediyelerin yanı sıra paralar göndermişlerdir. Bu davranışları bu yerlere olan sevgi ve saygılarından doğmakla beraber, aynı zamanda kendilerinin şan ve otoritesini (saygınlığını) de simgeliyordu. Bu ikinci hususun, siyasî yönden ayrı bir önemi vardır. Surre demek, aynı zamanda kâbe örtüsü, Kisve-i Şerif (sitare, pûşîde) demektir. Kâbe’nin yeni örtüsüne kavuşmasıdır. Yıl boyunca inceden inceye göz nuru ve dualarla örülen Kâbe örtüsü, yani Kisve-i Şerif, Surre kervanının her yıl taşıdığı mukaddes emanetlerden biri olur. Kervanda başka örtülerde taşınmaktaydı. Yine kervanda Mekke’de, Medine’de yaşayan akrabalara gönderilen hediyeler de vardır. Deriden yapılmış Ferâşet çantalarında taşınan emanet, Haremeyn’in temizliğini yapan mü’minlere ulaşır, Hicaz toprağından kopamayan anneler, babalara, eşe-dosta selamlar, mektuplar, havadisler yollanır.

Surre-i Hümâyûn’un gönderilmesindeki en mühim hadise, Surre Alayı törenleridir. Padişah, Sadrazam ve diğer devlet ricâlinin katıldığı bu törenler, 1864’e kadar Topkapı Sarayı’nın Has Bahçesinde, o tarihten itibaren Dolmabahçe Sarayı önünde yapılmıştır. Halktan büyük bir coşku ile bu törenleri izleyenler olduğu gibi, törene katılanlar da olurdu. Bu törenler, İstanbul’un Üsküdar yakasında tekrar edildikten sonra Alay yola çıkardı.

Surre alayının İstanbul’dan yola çıkması sırasında yapılan tören de son derece renkli idi. Kutsal topraklara gidecek hediyelere İstanbul halkı da katkıda bulunurdu ve surre alayı saraydan çıktığında muazzam bir halk kitlesi onu seyretmek için sokaklara dökülürdü.

Günümüz İstanbul’unda yaşatılan pek çok folklorik öğe ve müzelerimizde saklanan Kutsal Emanetler surre alayı geleneğinin bir uzantısıdır. 

Bu alay ile gönderilen hediyelerin taşınması için “surre devesi” denen bir deve özenle süslenir, Kabe Örtüsü (sitâre, kisve, pûşîde) ve Kabe’nin altın yağmur oluğu (mızâb-ı rahmet), bölge halkına gönderilen hediyelerle birlikte bu deveye yüklenirdi.

İstanbul-Şam (Bağdat-Hicaz) yolunun ilk menzil noktası olan Ayrılık Çeşmesi XVII. yüzyıl başında Kızlarağası Gazanfer Ağa tarafından bir namazgâhla birlikte yaptırılmış, Osmanlı tarihine damgasını vurmuş meşhur bir mekândır.

Surre alayı ile Üsküdar’dan ayrılan hac yolcuları, Anadolu’dan Şam’a, Medine’den Mekke’ye kadar dualarla yol alırlar ve ibadet neşvesi içinde menzillerinden asla geri kalmak istemezlerdi. Gittikleri yerlere de çil çil altınlar serpen bu dua kervanının tek bir maksadı vardı. Hiçbir kimseye ve hiç bir beldeye külfet etmeden Allah’ın davetine koşmak, yeryüzünün merkezi Kâbe’ye sağ salim ulaşmak... Onun için bu kutlu kervan geçtiği her şehirde, ziyaret ettiği her beldede, sevinçle karşılanır ve hürmetle uğurlanırdı.

Surre Alayının ve seferden dönen orduların payitahtı (başkenti) ziyarete gelen önemli misafirlerin karşılanma mekânı olan Selam Çeşmesi ise yine Bağdat Yolu üzerinde, biraz daha ilerdedir. 

“Mekke ve Medine’ye her yıl gönderilen para ve hediyeler” şeklinde tanımlayabileceğimiz Surre, Osmanlı Devleti’nin hazinelerinden büyük harcamaları gerektirmiştir. Önceleri düzensiz ve güzel bir âdet niteliğinde olan Harameyn’e Surre gönderme geleneği, Yavuz’la birlikte her yıl gönderilmesiyle süreklilik ve resmiyet kazanmış, sonra da Kanunî devrinde Surre gönderme olgusu zirveye çıkmıştır.

Surre konusunun dayanağını teşkil eden Surre Defterleri’nin, ait olduğu dönemin ekonomik durumunu aydınlatması bakımından ayrı bir önemi vardır. Bu açıdan bakıldığında, Surre konusunun, iktisat tarihi ile uğraşanları yakından ilgilendirmektedir.

Surre alaylarının teşkil edilmesi bu alaylarla gönderilecek para ve hediyelerin nerelere ne miktarda ulaştırılacağı, ulaştırılan hediye ve paraların kimlere verileceği gibi hususlar Surre defterlerine işlenmiştir. Bugün pek çoğu Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunan bu defterler, surenin hangi yılda, nereden nereye ve ne miktar gönderildiğini; gönderildiği bölgede sureden kimlerin ve hangi zümrelerin ve ne miktar pay alacaklarını gösteren defterlerdir. Bu defterler, 1601-1909 yılları arasını kapsayan 4170 adet defteri içeren bir katalogda toparlanmıştır. Surre defterleri hac yolunda kafilenin salimen gidip gelmelerine yardımcı olan oymakların isimlerini ve aldıkları yardım miktarlarını belirten bir tür dağıtım (tevziat) defteri özelliğini taşımaktadır.

Osmanlı Devleti, an’aneye ve eldeki vakıflara uymak suretiyle her sene Surre’yi düzenli olarak göndermiş bin bir güçlük ve darlık içinde bile buna riâyette kusur etmemiştir. Özellikle Sultan Abdülmecid döneminden itibaren sık sık yaşanan ekonomik buhranlara rağmen surre gönderme âdeti asla terk edilmemiş, Avrupa gazetelerinde Osmanlı Devleti’nin surre gönderemeyeceği yönündeki iddialara, dönemin resmi gazetesi olan Ceride-i Bahriye’de sık sık çıkan haberlerle cevap verilmiştir. Mekke’ye değin Surre gönderilmesi, I. Dünya Savaşı içinde Mekke Emîri Şerîf Hüseyin Paşa (1853-1931)’nın 1334/1916 senesinde isyan etmesinden bir yıl evveli (1333/1914-15)’ne kadar devam etmiş ve sonra Medine’ye ve 1335/1916-17 senesinden itibaren zevâhiri muhafaza için Şam’a kadar gönderilmiş ve tabiî olarak orada kalmıştır. Buna rağmen son Osmanlı hükümdarı Mehmed VI. (Vahdeddin) (1918-1922), Arabistan ve hatta Suriye ve havalisinin elinden çıkmış olmasına rağmen, Halife sıfatıyla yine eskisi gibi gönderilmesini irade eylemiştir. Son halife Abdülmecid Efendi, 1923-1924 yıllarında bu surre geleneğine son vermiştir.

Surre-i Hümâyûn’un güvenlik ve esenlik içinde mahalline ulaştırılması, Surre Emini denilen kişinin görevidir. Kafilede bulunan Cürde askeri dediğimiz görevli güvenlikten sorumlu idi ve hafif süvari askeri idi. Bu görevli, Surre törenlerinden hemen sonra İstanbul’dan ayrılır, Surre Emânetlerini Haremeyn’de ilgililere teslim eder ve hac farîzasını da yerine getirdikten sonra geri dönerdi. O zamanlar surre eminliğinin bir çok talibi bulunduğundan, bir sene subaydan, bir sene mülkîyeden (ilmiye) olmak üzere iki meslekten; doğruluk ve dindarlıkla tanınmış kişiler arasından dönüşümlü olarak (münâvebe ile) surre emini seçilir (intihâb) ve tayin edilirdi. Surre emini kervanın en başında, elinde Nâme-i Hümâyûn’la yürür, menzilleri dualarla alaylarla gelip geçer. Hızla gelip geçer Üsküdar’dan, Rodos’tan, Beyrut’tan, Şam’dan, Hicaz’dan... Anadolu’da, Şam’da, Kudus’te, Mekke’de, Medine’de gittiği her vilâyette Surre’leri birer birer sahiplerine dağıtır. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn olan Osmanlı Padişahı ve İslam Halifesi adına yol alır ve hürmet görür. Surre emininin bir kethüdası, bir katibi olurdu. Bunlarda irade ile atanırlardı. Bunlardan başka saraydan hazine muhafızı, haftan ağası ve müjdeci başı ünvanları ile üç memur seçilir ve gönderilirdi. Evkaftan da bir imam yanlarına katılırdı.

Akkâmlar da surrenin önemli bir unsuru idi. Surre emininin evini süslerler, bu evin önünde ve yollarda davul ve nakkâreler çalarak bir çok oyunlar oynar ve hünerlerini gösterirlerdi. Şam ahalisinden olan bu akkâmlar surre ile beraber gidip gelirler. Yollarda surrenin ve hacıların her işini gören kimselerdir: Bunlar da tahtırevancı, mahveci, hazineci, çadırcı, meşaleci ve saka denen altı kısma ayrılır. Hepsinin başı olan, emreden, sorumu kişiye de Akkambaşı denirdi.

 Surre kafilesinde mütehassıs (uzman) doktorlar (tabîb-i hâzık) ve ecza (ilaç) sandıkları bulunuyordu. Ayrıca kafileyi bulaşıcı hastalıklardan korumak için, şüpheli kişiler, gemiler ve mallar geçici olarak tecrit ediliyordu. Hacılar temizlendikten (tathir olunduktan) sonra yani bir nevi karantina (tahaffuzhane)’ya alınıyordu. 

Surre kervanı her yıl ramazandan önce İstanbul’dan, Saray-ı Hümâyûn’dan yola çıkmış ve Mekke’ye kadar uzanan kutlu yolculuğunu Kurban Bayramı ile tamamlamıştır. Karadan develerle, denizden gemilerle, demiryollarından trenlerle geçip giden kervanın, yüzyıllardır sevgi ve kardeşliğe büyük katkıları olmuştur.

Farklı coğrafyalardan ve farklı meşreplerden gelen Müslümanlar bu kervanla kaynaşmış ve yekvücut olmuşlardır. Elbette Surre kervanlarının bedevilerin tacizlerinden nasibi alacak kadar uzun ve problemli yolculukları da olmuştur.

Surre Alayı’nın yolu, zaman zaman değişikliğe uğramıştır. Elimizdeki belgelere göre bunu; biri Tanzimat’tan evvel, ikincisi sonra olmak üzere belli başlı iki kısma ayırmak mümkündür. Tanzimat’tan evvel hatta ondan bir müddet sonraya, 1281/1864 senesine kadar Surre Alayı, karadan katır ve develerle gönderilmiştir. O tarihten itibaren denizden vapurla gönderilmeye başlanmış ve bu durum 1908’lere değin sürmüştür. 1908’den sonra Hicaz Demiryolu’nun yapılmasıyla da Surre, trenle gönderilmiştir. Alay, Şam ve Mekke’ye ulaştığında, buralarda ayrı ayrı karşılama törenleri yapılmaktadır. Alay’ın sağlık ve esenlik içinde İstanbul’a dönmesi münasebetiyle de, İstanbul’da yine törenler yapılırdı, mevlid okunurdu. Bu törenlere mevlid alayı denirdi.

1253/1837 yılında karayolu ile hacca gidiş gelişte surre emini tarafından kaleme alınan yolculuk masraf defterine göre, İstanbul/Taksim - Kartal’dan hareket eden surre alayının, bir başka deyişle Hacc Kervanı’nın, Mekke’ye kadar gidişte, şu güzergâhı tâkip ettiğini görüyoruz. Kartal - Gekbûze (Gebze) - İznikmîd (İznik) – Sabanca – Akhisar - Lefke (Osmaneli) – Vezirhan – Söğüd – Eskişehir – Seyyidgâzi - Hüsrev Paşa Hanı - Bayat-Bolavadin – İshaklu – Akşehir – Ilgun – Lâdik – Konya – Şevmere – İsmil - Karapınar-Ereğli – Ulukışla - Nikhan - Gülek Boğazı – Kuzuluhanı – Kütüklü – Adana – Misis - Kurt Kulağı-Payas - Balan (Belen) – Antakya - Hacı Paşa Mezra’ası - Şuğul (Şuğur olması gerekir) - Madik Kal’ası – Hama – Hums - İki Kapulu Han-Nebk (Benik) - Kudeyfe-Şam-ı Şerif – Muzayrib -Ma’an - Âsî Hurma - Pulka-i Mu’azzama – Cudeyre - Bedr_i Huneyn – Râbiğ – Medine-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme.

1307/1889 tarihli Sülkeyman Şefik Söylemezoğlu’nun Hicaz Seyahatnamesi isimli eserine göre İstanbul Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkan ve deniz yolu ile giden surre alayının Beyrut’a kadar uğradığı yerler ve adları şöyledir: Beşiktaş - Paşakapısı (Üsküdar) – Harem – Gelibolu – Çanakkale – Bozcaada – Midilli – Sakız – Sisam – Rodos – Kıbrıs - Beyrut.

Surre Emini Memduh Bey’in 1335/1916 tarihli Sultan Reşad’a sunduğu bir rapora göre, trenle giden surrenin yolu şöyledir: Haydarpaşa – Konya – Halep – Şam - Der’a – Medine - Mekke.

Mekke ve Medine’ye Surre göndermenin en başta gelen amaçlarından biri, bu kutsal beldeye olan saygıyı kanıtlamak ve iyiliğe karşı Allah tarafından verilecek mükafâtı kazanmak amacına yöneliktir. Surre ve Mahmil göndermenin ikinci bir amacı, Muhtelif İslam Devletleri’nin bağımsızlık ve hükümranlık iddialarını sembolize etmesidir. Bu anlamı ile Surre ve mahmil gönderme görevi, tarihi bir kıymet ifade etmektedir. Çünkü siyasal değişmeleri ve asırlar boyunca vuku bulan rekâbetleri aksettirirler. Surre ve Mahmil göndermek suretiyle, şeriflere, otorite ve koruyuculuk sıfatlarını kabul ettirmek isteyenler meydana çıkmış, çok geçmeden onların yerini başkaları almıştır. Yolların güvenliğini sağlamak ve &Cced