İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve ŞİİR DİNLETİSİ ( 09 Ocak 2016)

 / ETKİNLİKLERİMİZ

İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve ŞİİR DİNLETİSİ

( 09 Ocak 2016)

“ATATÜRK ve DİN”

Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin gelenekselleşmiş Cumartesi toplantılarından biri daha 09 Ocak 2016 tarihinde İLESAM Genel Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Edebiyatın, sanatın, kültürün ve aktüel konuların konuşulduğu, şiirlerin okunduğu İLESAM imzalı bu etkinlik İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’ın yaptığı açılış konuşmasıyla başladı.

Mehmet Nuri Parmaksız “Atatürk’ü tartışabiliriz. İyi ya da kötü yanları olabilir her insan gibi. Böylesine başarılı bir insanın inancının olmadığı nasıl söylenebilir? Bazı insanlar görünüş itibariyle bizleri kandırabilirler. Görünen yanıltıcı olabilir. Kalbi ilgilendiren şey imandır. Din, Allah ile kul arasında yaşanır.” dedi.

Konuyla ilgili olarak yaşanmış birkaç olayı örnek veren Parmaksız “Günün konusunu Ömer Bey sizlere bilgi ve belgeleri ile anlatacak.” diyerek konuşmasını yapmak üzere Ömer Sağlam’ı kürsüye davet etti.

Ömer Sağlam Beyefendinin bizlerle paylaştığı konuşma metnini aynen paylaşıyoruz:

ATATÜRK VE DİN

İslam'ı, tamamıyla şekilcilikten ibaret görenlerce Atatürk inançları zayıf bir kişidir. Hatta kendisini dinsiz ve din düşmanı olarak niteleyenler bile olmuştur. Oysa Atatürk, inançlı, hatta dindar denilebilecek şekilde inançlı birisidir. Onun farkı, dini inancını, başkalarının gözü önünde ve ulu orta yaşamaması ve din üzerinden siyaset yapmamasıdır. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni 23 Nisan 1920'de Ankara Hacıbayram Camii'nde kılınan Cuma Namazı'ndan sonra açması ve 7 Şubat 1923'de Balıkesir'de Zağanos Paşa Camii'nde okunan bir mevlitten sonra caminin minberine çıkıp "Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri,  Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur'ân-ı Azimüşşan'daki açık ve kesin hükümlerdir..." diye başlayan cümlelerle cemaate hitap etmesi gibi bazı örnekler varsa da,  Atatürk, Cumhurbaşkanlığı süresince Cumhuriyet’in laik kimliğine hep sadık kalmış ve dini, kendi iç dünyasında yaşamıştır. 

Neylersiniz ki; avam dediğimiz insanlar, insanların dinini ve dindarlığını bu yönlerden değerlendirmektedir. İşte bu yüzdendir ki; Atatürk halkın gözündeki bu türlü dindarlık sınavında sınıfta kalmıştır! Halkın bu yönünü iyi bilen siyasi muhalifleri ve muarızları da, zaten hep bu yönden vurmuşlardır Atatürk'e.

Uzun süre İl Müftülüğü de yapan İstanbul Ü. İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Fahri Kayadibi, Atatük Araştırmaları Merkezi'nin resmi internet sitesinde bulunan "Atatürk, Din, Eğitim." başlıklı bilimsel yazısında;

"Atatürk iyi bir din eğitimi almış inançlı bir insandır. Ailesinden ve okuldan aldığı din eğitimine ilaveten kendisini dini konularda camiide hutbe okuyacak kadar iyi yetiştirmiştir. Türk halkının dinini aslına uygun iyi öğrenmesini istemiştir. Bunun için Kur’an’ı, Hz. Muhammed’in hayatı ve temel din kitaplarını Türkçe olarak yayınlatmıştır. Din Eğitimini önemli görmüş, okullarda yapılmasını istemiştir. Atatürk dinin değil; cehalet, bid’atlar, hurafeler ve din istismarcılarının karşısındaydı. Bu da bazı çevrelerce din düşmanlığı şeklinde algılanmış ve gösterilmiştir. O, Kur’an’ın özüne uygun Hz. Peygamber zamanındaki gerçek İslamiyet’in yanındaydı. Dini ve gerçek din bilginlerini övmüştür." dedikten sonra,  50 civarındaki kitabı kaynak göstermek suretiyle Atatürk'ün dini yaşamını, din ve din adamlarına bakış tarzını uzun uzun anlatır.

Fahri Kayadibi, bu konuda sonuna kadar haklıdır.  Zira Atatürk'ün 1 Kasım 1922 günü  "Millet Egemenliğinin (saltanatının) Gerçekleştirilmesi" konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan tarihi oturumda yapmış olduğu bir konuşması var. Bu konuşma,  gerçekten de Atatürk’ün Türk ve İslam Tarihi’ni, ayrıca Türk-Arap ilişkilerinin geçmişi ile bizatihi İslam Dini’ni derinlemesine incelediğini göstermektedir. Zaten, çocukluğunda öncelikle Mahalle Mektebi'ne gönderilmiş olması da onun, dindar ve muhafazakâr bir ortamda yetiştiğini göstermektedir.

Esasen, incelendiğinde görülecektir ki; Mustafa Kemal Paşa, sürekli olarak dine ve din adamlarına yakın durmuş bir asker ve devlet adamıdır. Onun, en önemli savaş tecrübesi olan Çanakkale cephesindeki durumu anlatırken din unsurunu ve dini kavramları özellikle öne çıkarırcasına kullanmış olduğu şu ifadeler oldukça enteresandır:

"Bombasırtı Olayı ( 14 Mayıs 1915) çok önemli ve dünya harp tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir hadisedir. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekilerin hiç birisi kurtulmamacasına şehit düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz. Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kuran-ı Kerim okuyor ve Cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler ise, Kelime-i Şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngü ile çarpışıyor. Ölüyor, öldürüyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, dünyanın hiç bir askerinde bulunmayan, tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur."

Sadece Çanakkale Savaşı da değil. Milli Mücadele yıllarında da Mustafa Kemal Paşa sürekli din adamlarına yakın durmuş ve onlarla teşriki mesaide bulunmuştur. 1919 yılında Samsun'a çıktığından itibaren uğradığı her şehir ve kasabada onu karşılayanların arasında, bazen de karşılayanların başında mutlaka şehrin müftüsü veya vaizi bulunmuştur. Esasen din adamları, Anadolu'da kurulan Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin ya kurucusudurlar ya da öncü isimleri arasındadırlar. Bu özellikleriyle Kuvayı Milliye'ye ruh verenler din adamları olmuşlardır.

En başta Anadolu'da sayıları 150 civarında olan din adamlarının ortak imzası ile Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını idama mahkûm eden Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi'nin fetvasını geçersiz kılarak işe başlayan din adamlarımız, sonraki dönemde Milli Mücadele'ye ilimleriyle, ikna kabiliyetleriyle, mallarıyla ve hatta bazen de canlarıyla destek vermişlerdir.

Burada Ankara Müftüsü ve Cumhuriyet’in ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi'yi, Amasya Vaizi Abdurrahman Kâmil Efendi'yi, milislerden ordu teşkil ederek başlarına geçen Denizli Müftüsü Mustafa Hulusi Efendi'yi (Çalgüner) ve Afyon Müftüsü Şükrü Efendi'yi (Çelikalay) anmadan geçemeyeceğim. Savaş sonrasında Atatürk, Milli Mücadele'ye katkılarından dolayı adı geçen din adamlarına hep yakın ilgi göstermiş, onları çeşitli iltifatlarda bulunmuştur. Mesela Mustafa Hulusi Efendi ve Şükrü Efendi'yi mebus olarak meclise sokmuş, Ankara Müftüsü Rıfat Efendi'yi ise bakanların da üzerinde olan bir statü ile Cumhuriyet'in ilk Diyanet İşleri Başkanı olarak atamıştır.

Mustafa Kemal Paşa, sadece İslam'ın Sünni yorumunu temsil eden din adamlarıyla değil, mesela Alevi din adamlarıyla da iyi ilişkiler kurmuştur. Bu sebeple Erzurum'dan Ankara'ya gelirken, 22 Aralık 1919 günü Aleviliğin Anadolu'daki dini merkezi olan Hacıbektaş'a özellikle yol uğratmış ve orada Çelebi Cemalettin Efendi ile görüşmüş ve verilecek Milli Mücadele konusunda Alevi toplunun desteğine dair kendisinden söz almıştır.

Atatürk'e ait bazı sözler ile yine ona atfedilen bazı sözlerin de özellikle Atatürk düşmanları tarafından, Atatürk'ün din düşmanı olarak damgalanmasında önemli derecede rol oynağı açıktır. O sözlerin başında Atatürk'ün 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasında sarf etmiş olduğu şu sözler gelmektedir:

“Aziz milletvekilleri, dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz."(Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3, 1 Kasım 1937).

Bize göre; "Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudandoğruya yaşamdan almış bulunuyoruz." sözünde herhangi bir ret ve inkâr yoktur ve bu cümle, bu cümleden hareketle Atatürk'ün, dinsiz ve imansız olduğu neticesine varılamaz.

Atatürk'ün zamanın ruhuna, Türkiye'nin ve dünyanın içinde bulunduğu şartlara ya da sözlerini söylediği anda içinde bulunduğu ortamın havasına uygun olarak, Allah, din ve Kur'an hakkında söylemiş olduğu farklı sözler elbette olabilir.

Lütfen hiç kimse Atatürk'ün muarızları ve bir zamanlar onun sofrasında çöplenirken sonradan kenara itildiği için Atatürk'e düşman olmuş kimi adamların iftira kokan sözlerine bakarak Atatürk’ü dinsiz ve din düşmanı olarak yaftalamaya kalkışmasın.

Neymiş efendim; Atatürk, Cumhurbaşkanı olduktan ve bütün kuvvetleri avucunda topladıktan sonra,  tavrı değişmiş, Hz. Muhammed'den "Arab oğlu" Kur'an-ı Kerimden de "O Arab oğlunun yaveleri", yani saçma sapan sözleri diye bahsetmiş. Kaynak kim; Kâzım Karabekir!

Sözüm ona Atatürk Kazım Karabekir'e demiş ki: "Karabekir, Kur’an-ı Türkçeye çevirttim; millet okusun ve o Arap oğlunun, ne yaveler yediğini görsün."

Bu bilgi en başta tarih itibarıyla yanlış ve hatta yalandır. Sözün kaynağı kim, Kazım Karabekir. Çünkü konuşma, Atatürk ile Kazım Karabekir arasında geçiyor. Kazım Karabekir kim? Milli Mücadele sonrasında, yani cumhuriyetle birlikte Atatürk'le siyasi görüş ayrılığına düşmüş, Atatürk tarafından kenara itilmiş, 1924 yılında kurduğu parti (Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası) bir yıl sonra kapatılmış, 1926 yılında vuku bulan suikast girişiminden (İzmir Suikastı) dolayı idamla yargılanmış, ancak berat etmiştir. 1927 yılında milletvekilliği görevi sona erdikten sonra 10 yıl süreyle, yani 1937 yılına kadar sürekli takip ve gözetim altında tutulan 84 kişilik muhalifler grubunun başında yer almış, bu süre zarfında inzivaya çekilerek bazı kitaplar yazmış ancak yazmış olduğu “İstiklal Harbimiz” isimli kitap toplatılarak yakılmıştır. Özetle; Kâzım Karabekir, İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı seçilmesine kadar aktif siyasetin dışında tutulmuş bir Atatürk muhalifidir. 26 Ocak 1939 seçimlerinde İstanbul Milletvekili seçilerek ancak aktif siyasete dönebilmiş birisidir. Bu sebeple, onun konuya ilişkin sözlerine itibar edilemez.

Öte yandan Cumhuriyet döneminde hazırlanan ilk Kur’an Mealleri ise yanlış bilmiyorsam Ömer Rıza Doğrul tarafından 1934 yılında “Tanrı Buyruğu” adıyla yayınlanan kitap ile Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tarafından 1935 yılında hazırlanan ve halk arasında “Elmalı Tefsiri” olarak da bilinen “Hak Dini Kur’an Dili” isimli meal ve tefsirdir. Muhammed Hamdi Yazır’ın ise eserini Atatürk’ün talebi ile ve devlet bütçesinden ayrılan tahsisatla, yani devlet adına yazdığı bilinmektedir.

Bu sebeple biz, iddia konusu hadisede geçen Kur’an Meali’nin, Muhammed Hamdi Yazır tarafından 1935 yılında hazırlanan “Hak Dini ve Kur’an Dili” isimli meal ve tefsir olduğunu kabul ediyoruz ki; bu tarihlerde Atatürk ile Kâzım Karabekir adeta düşman derecesinde dargındırlar. Bu sebeple Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi; Atatürk’le Karabekir'in bir araya gelip Kur’an Meali üzerinde değerlendirme yapmaları mümkün değildir. Dolayısıyla; en azından bize göre, Yavuz Bülent Bakiler’in konuya ilişkin sözleri, herhangi bir gerçeklik değeri olmayan, yalan ve yanlış bilgilerden ibarettir.

Atatürk'ün Din Konusundaki Sözleri

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilmez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.

Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için, akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı ilerlemeye mani hiç bir şey ihtiva etmiyor…"

Ramazan Ayında Kur’an Okutması

Atatürk’ün Kur’an-ı Kerim’e karşı ilgisi, sadece O’nun Türkçeleştirilmesi ve camilerde Türkçesinin de açıklanması konularına münhasır değildir. O, Kur’an-ı Kerim’in nazm-ı celilini de daima zevkle ve huşu ile dinlemiştir. Bilhasa Ramazan aylarında buna özen gösterirdi. Bu konuda Hafız Yaşar Okur şöyle diyor: 

“Ramazanların Atam için çok büyük bir önemi vardı. Ramazan gelir gelmez incesaz heyeti Çankaya Köşkü’ne giremezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazlardı. Sadece beni huzurlarına çağırır, Kur’an-ı Kerim’den bazı sureler okuturlardı. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşu ile dinlerlerdi. Ruhen çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı.

Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Veli ve Zincirlikuyu camilerinde şehitlerimizin ruhuna hatm-i şerif okumamı emrederlerdi… Büyük Atatürk birçok vesilelerle şöyle demiştir:

- Mukaddes mihrabı, cehlin elinden alıp ehlinin eline vermek zamanı gelmiştir. Bunu, dini davranışlarına daima düstur yapmışlardır. Peygamber Efendimizden de büyük takdirle bahsederlerdi. O devirler için hep “Hz. Peygamber’in zaman-ı saadetlerinde…” diye saygı kelimeleri kullanırlardı. Ayrıca Peygamber Efendimizin dirayetli bir devlet adamı, iyi bir başkumandan olduğunu da sık sık tekrarlardı.”(Gotthart Jaschke, “Yeni Türkiye’de Kur’an-ı Kerim Kursları,” (Tercüme:Nimet  Arsan), İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi,cilt:5,cüz:l-4, İstanbul-1973,s.62).

Atatürk’ün Kur’an dinlemeyi sevdiğine dair, Florya Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde cereyan eden bir olayla ilgili hatırasını da Mahmut Baler şöyle anlatıyor:

Atatürk, Hafız Yaşar’a hiddetle bağırdı:

-Sen nerdesin be adam! Hafız nerde diye ne zaman sorsam seni bulamazlar, hastadır derler. Ama yalan, sen temaruz ediyorsun. Yani yalan yere hastalanıyorsun. Senin bir şeyin yok.

Hafız cevap vermeye hazırlanırken:

-Yeter, kafi, fazla konuşma! Bir iskemle al, masanın sonundaki köşeye otur, dedi.

Atatürk, güzel sesle okunan Kur’an’ı dinlemeyi çok severdi. Hafız’dan uşşak makamında bir Kur’an okumasını istedi. Hafız ayağa kalkarak:

-Hangi sureyi emredersiniz? diye sordu.

 -Ne istersen onu oku, dedi. Hafız okumaya başladı.

Atatürk:

 -Dur, hicaz makamına geç, dedi.

Hafız birden bire hicaz makamına geçemedi. “Hııı…hıı” diye makamı biraz aradıktan sonra buldu ve okumaya devam etti. Sonra Atatürk, yüzünü bana çevirerek:

“Mahmut Bey, Kur’an okur musunuz? diye sordu.

 -Okurum, Efendim.

 -Buyurun, okuyun.

Ben, gençliğimde iken ezberleyip hafızamda olan bir sureyi, besmele çekerek tatlı bir makamla okumaya başladım. Kendileri de, etraf da şaşırdı. Biraz sonra bana da:

-Hicaz makamına geçin, dedi.

Ben hüzzam makamıyla okumaya başladığım sureyi, musikiyle olan alakama dayanarak, hiç duraklamadan hicaz makamına geçtim ve okumaya başladım. Hafız’a dönerek:

-Bak buraya! İşte zeka ile aptallığın mukayesesi! Sana, Kur’an oku, dedim. Hangi sureyi istersiniz, diye sordun. Bu şarkı değil ki beğendiğimizi okuyalım; Allah’ın kelamı… Ne diye soruyorsun. Nereden istersen oradan oku. Sonra, hicaz makamına geç, dedim. Makamı bulmak için Kur’an’ın azametini berbat ettin. Şaşkın herif!

Diye beni takdirle gösterdikten sonra tekrar, işte zeka ile şaşkınlığın mukayesesi, diyerek Hafız’ı susturdu. Ve Afet Hanıma dönerek:

-Afet Hanım, Mahmud’a imamın hediyesini getir, ver, dedi.

Bana herhalde bir cübbe geliyor, diye beklerken, Afet Hanım, elinde büyük ve renkli bir kutu içinde Türk Ocağı sigarası getirdi. Ve bana uzattı. Atatürk:

-Bu kutuyu aç ve arkadaşlarına ikram et, Ben:

Efendim, müsaade buyurursanız, unutamayacağım bu mutlu günün hatırası olarak bu kutuyu saklıyayım, dedim.

 Hayır, siz sigaraları dağıtın, hatırasını saklayın, dedi.( Mahmut Baler, Hayatını Tercüman İçin Yazdı, (Baldan Damlalar) Tercüman Gazetesi,s.2.)”

Söyleşi sonrasında kendisine yöneltilen soruları da cevaplayan Ömer Sağlam’a katılımlarından dolayı Prof. Dr. Nurullah Çetin tarafından bir “Teşekkür Belgesi” takdim edildi.

 Etkinliğin ikinci bölümünü oluşturan Şiir Dinletisi İLESAM Ankara Şubesi Başkanı Durak Turan Düz’ün sunumuyla gerçekleşti.

Akıl, itibar, güven, saygı, zengin-fakir, madde-mana, Mehmetçik, Çanakkale, şiir-nesir, aşk, bayrak, toruna vasiyet, Atatürk, su, İstanbul, ömür, sevgi, ilim-bilim, Pir Sultan, tarih, gül-bülbül, uzaklar temalı şiirler güne güzellik kattı.

Merih Baran, Sevinç Doğancan Güven, Tülin Hatun Şenel, Niyazi Bali, Bekir Yeğnidemir, Bekir Aksoy, Hanifi Coşkun, Cuma Korkmaz, Mehmet İleri, Cenap Erat, Erdoğan Pamuk, Yavuz Gayretli, Orhan Vergili, Necati Özdenkoş, Sibel Unur Özdemir, Ahmet Mortaş, İbrahim Yaman, Âşık Seyfettin Çoban, Bayram Yelen, Veli Zor, Murat Duman, Nurettin Gür Ozanoğlu, Sadık Kılıç, Uğur Bulut, Tuncer Ulusoy, Âşık Celal Yiğittürk, Cihat Solmaz etkinliğe katılan isimler arasındaydı.

Bir güzel Cumartesi etkinliği daha katılımcıların anılarında yerini aldı.

İLESAM Şiir Dinletilerimize şiire, sanata ve kültüre gönül veren herkesi- üyemiz olsun veya olmasın-bekliyoruz. Unutmayın!!!

HABER METNİ: Sibel Unur Özdemir

FOTOĞRAFLAR: Sibel Unur Özdemir-Orhan Vergili

 görüntüleniyor

TÜRKİYE İLİM ve EDEBİYAT ESERİ SAHİPLERİ MESLEK BİRLİĞİ

İLESAM GENEL MERKEZİ

Adres

:

İzmir 1.Cad. No: 33/16  Aydın Apartmanı, Kat:4  Kızılay / ANKARA

Tel

:

0 312 419 49 38

Faks

:

0 312 419 49 39

Web

:

www.ilesam.org.tr

E-Posta

:

ilesam@ilesam.org.tr

 Okunma Sayısı : 867         11 Ocak 2016

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 885343

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.