İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ VE ŞİİR DİNLETİSİ (17 OCAK 2015) TÜRKÜ ve ALGI PROGRAMI

 / ETKİNLİKLERİMİZ

İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ VE ŞİİR DİNLETİSİ

(17  OCAK 2015)

TÜRKÜ ve ALGI

“Ne zaman bir köy türküsü duysam, Şairliğimden utanırım”

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bir İLESAM Cumartesi etkinliği daha İLESAM Kültür Evinde gerçekleştirildi.

Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliğinin bu haftaki  Cumartesi  Sohbetlerinde “Türkü ve Algı” konusu Yard. Doç. Dr. Mehmet Çevik tarafından anlatıldı.

Şiirin, edebiyatın, sanatın ve kültürün konuşulduğu, şiirlerin okunduğu program İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’ın yaptığı açılış konuşması ile başladı.

İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız “Slogan ve Logo yarışmamızın ödül törenini geçtiğimiz Perşembe günü Necip Fazıl Salonu’nda gerçekleştirdik. Bu sene dördüncüsünü yaptığımız bu yarışma ile tarihimize not düştük. İLESAM adını duymamış öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin sayısı arttı. Dört yıldır Ankara’daki okullarda hayata geçirdiğimiz bu yarışmamızı Türkiye genelindeki okullarımıza açmak için gerekli  alt yapı çalışmalarımıza başladık.

İlk, orta ve lise ders kitaplarında Telif hakkı kavramı ile ilgili hiçbir metin yok; bu bağlamda bizler de bazı ders kitaplarına bu kutsal hakla ilgili birkaç sayfa bilgi koydurmaya çalışıyoruz. 01-15 Temmuz 2015 tarihleri arasında seminer dönemidir okullar için. Bu dönemde bizim ‘Telif Hakları ve Korsan Yayın’la ilgili olarak hazırladığımız seminerler okullarda kurulan bir sistemle lise düzeyindeki okullara ulaşacak.

Edebiyata, kültüre, sanata olan hizmetlerimiz devam ediyor. Bilindiği üzere beş yıldır İLESAM-Akçağ Yayınevi işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz Roman-Şiir-Hikâye ve İnceleme-Araştırma dallarında 17 kitabı Türk edebiyatına kazandırdık. Bu seneki yarışmamızın sonuçlarını da Şubat ayı içinde açıklayacağız.Bu sonuçlarla birlikte yarışma bünyesinde yayınladığımız  kitap sayısı 19’a çıkacak. Önümüzdeki senelerde Akçağ Yayınevi  ile gerçekleştirdiğimiz bu yarışmayı edebiyatın sadece bir dalında gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Diğer dallarda farklı  yayınevleri ile koordine kurmayı hedefliyoruz.

Sadece burada değil; Orta Asya ve Balkanlarda da sesimizi duyurmak projelerimiz arasında. Bu arada İLESAM Marşı yarışmamızın kriterlerini belirlemeye başladık, şartnamesini hazırlıyoruz. Bu yarışmaya sadece İLESAM üyeleri katılabilecek; İLESAM Marşı bir İLESAM üyesi tarafından yazılmış olacak.

Bugünkü konumuz ‘Türkü ve Algı’. Aklıma Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Ne zaman bir köy türküsü duysam, Şairliğimden utanırım” mısrası geldi. Ne güzel bir mısradır bu. Hepimizin arzusu değil midir yazılan her mısraının gönüllerde yer alması. Konuşmacımız  Yard. Doç. Dr. Mehmet Çevik’i kürsüye davet ediyorum.”diyerek sözü Çevik’e bıraktı.

Yard. Doç. Dr. Mehmet Çevik konuşmasında;  türkü ve algı  konusunu ana hatlarıyla yansıtmaya çalıştı.

SAYIN ÇEVİK’TEN ALDIĞIMIZ BİLGİ NOTUNU AYNEN AKTARIYOR VE KENDİSİNE TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

TÜRKÜ VE ALGI

-Türkü Kültüründe Değişim Süreci-

Türkü ve Algı başlığı altında, aslında türkü kültüründe değişim sürecinden söz edeceğiz. Değişim, doğanın ve insanın vazgeçilmez bir kuralıdır. Bu anlamda Türk kültürünün felsefe, dil, edebiyat ve müzik ekseninde estetik bir zevkle ifadesi olan türküler de zamanla değişime uğramıştır. Türkü kültüründeki değişim, aslında çok yönlü girdileri ve çıktıları bulunan oldukça karmaşık bir süreçtir. Söz konusu değişim; türkülerin icracılarını, icra ortam ve şekillerini, müzik aletlerini, işlevlerini ve dinleyicilerini kapsayan oldukça geniş bir yelpazede meydana gelmiştir. Ancak tüm bu yelpazeyi çerçeveleyen ve değişimin hem bir sebebi hem de bir sonucu olarak tezahür eden asıl şey, türkü algısındaki değişimdir. Söz konusu algı değişimi de türkülerin asıl üreticileri ve tüketicileri olan halkın değil, özellikle kentli, yönetimde söz sahibi elit sınıfların türkü algısındaki değişimdir.

Bu konu tarihsel süreçte ele alındığında, öncelikle kentli-köylü, yöneten-yönetilen, eğitimli-eğitimsiz, zengin-fakir, havas-avam gibi sosyolojik kategorilerin ortaya çıkıp gelişmesine bakmak gerekir. Türk kültürü özelinde bakıldığında, İslamiyet’ten önceki Türk yaşamında bu kategorileşmenin çok da keskin olmadığı gözlemlenir. Aslında bu o dönemdeki toplumsal düzenle ilgilidir. Çünkü hemen herkesin yaşam şartları aşağı yukarı aynıdır. Örneğin han çadırda yaşayıp ata biner, ava çıkar ve eline kılıcını alıp savaşır. Aynı şeyler bir çoban için de geçerlidir. Herkes aynı ortamda, aynı şartlarda yaşıyor. Yani bugün zihinlerimize yerleşmiş olan, toplumun alt kesimlerini ifade eden bir “halk” kavramı yok. Mesela bugün deniyor ki, “Cenaze törenine başbakan, bakanlar, rektörler, Ankara valisi ve halk katıldı.” Kimdir halk? Biz halk mıyız, vali halk değil mi?

Tüm bu süreci oldukça geniş bir kapsamda değerlendiren merhum Şükrü Elçin hoca, özetle şu belirlemelerde bulunur:

Dilimizdeki “halk” kelimesi ve kavramı; dinî, siyasî ve sosyal olaylarla iş bölümünün meydana getirdiği birtakım sınıf ve zümrelerin doğmasıyla ortaya çıkmıştır. İslamiyetten önceki Türk hayatında idare eden sınıfla idare edilenler arasında duygu, düşünce, ülkü; kısacası hayat ve kainat anlayışı bakımından büyük bir fark yoktu. “Ozan” denilen şairlerin “kobuz” adı verilen sazlarla söylediği koşuklar, destanlar, sagular; Totemizm, Şamanizm ve Budizm gibi inanç veya dinlerin manevi havası içinde bütün Türklerin estetik heyecanlarına tercüman oluyordu. Ancak İslamiyetin kabulünden bir süre sonra şehirlerde ve kasabalarda kurulan “medrese”ler, sınırlı sayıdaki insanı yeni dinin emrinde, “İslam ilimleri” ile bilgi bakımından üstün hâle getirince manevi havanın birliği bozuldu. Böylece “halk” telakkisi, üstünlük duygusuna kapılan medreseliler tarafından sınıflandırıldı: “Havâs” ve “avâm” adları ile bir ikilik doğdu. Türk halkını yüzyıllar boyunca hor gören ve kendilerini “havâs”tan sayan bu medreseliler dışında; idare, siyaset ve askerlik alanlarındaki konumları dolayısıyla zaman zaman devletin ve sarayın himayesini de gören “eşrâf” ve “zâdegân” adlı tarihî bir zümre daha ortaya çıktı. Arap ve özellikle de İran edebiyatının taklidi ile başlayıp gelişen ve sonradan “Divan edebiyatı” adı verilen edebiyat; bu zümrelerin zevk, düşünce ve ülkülerini aksettirmiştir. Bizde durum böyleyken Avrupa’da Rönesans’tan sonra halk hayatına karşı aydınlarda uyanan ilgi, 1789 Fransız İhtilali’nin getirdiği yeni fikirlerle beslenerek yeni bir şuur kazandı. “Halk” ve “millet” kavramlarının modern anlamda ele alınması bu zamanın eseridir. Avrupa karşısında gerileme ve parçalanma durumuna gelen Osmanlı İmparatorluğu’nda siyasî, sosyal ve edebî alanlarda Tanzimat hareketleri başladı. Bizde “halk” kavramının aranması bu döneme denk gelir. Böylece aslında var olan bir “halk” ve “millet”in Avrupaî bir görüşle aranması sürecine girilmiştir. Türkiye Türklerinde bu halka dönüş hareketi 1908’den sonra Türkçülük ve milliyetçilik davalarına paralel bir şekilde folklor akımı olarak kendini gösterir. Halk kültürü ile aydınların bilgi veya kültürleri arasındaki sınırı belirlemek, Türk halkının maddi ve manevi hayatını arayıp bulma düşüncesi ve “Divan edebiyatı” yanında bir “Halk edebiyatı” tasavvuru bu devrin romantizmini teşkil eder.

İslamiyet’ten önceki Türk kültüründe toplumun müziği de kategorileştirilmiş değildir. Ozanların kopuz eşliğinde söylediği sagular, koşuklar, destanlar toplumun tüm kesimleri nezdinde muteberdir. Ancak İslamiyet’le birlikte girilen yeni medeniyet dairesinde bu yapı yavaş yavaş değişir ve Osmanlı döneminde, olumsuz yönde zirveye çıkar. Kentli elit sınıfların içinde bulunduğu bu durum, elbette, sadece türkülere karşı değil, bütün olarak avam tabakasına, yani halka karşı böyledir. Öyle ki,

Osmanlı döneminde “Türk” sözcüğü, şehirdeki aydın ve yöneticiler nezdinde, “köylü” anlamında kullanılmaya başlanır.

“Köylü” anlamının yanında “Türk” sözcüğüne “göçebeçiftçi” gibi anlamlar da yüklenir. Örneğin bu kullanım, Mestî’nin İnsan Destanı’nda karşımıza çıkar:

Kimi türk kimi esnaf kimi hocadır

Kimi kırkta sabî kimi kocadır

Kimi alçak gönüllüdür yücedir

Kimi Nemrud gibi pek burnaz olur

“Türk” sözcüğünün bile böylesine olumsuz bir anlam değişimine uğradığı ortamda, Türk’ün kültürel değerlerine ve onun bir parçası olan türkülerine bakışın da olumsuz yönde değişmesi doğal görünmektedir.

Türküye bakış açısındaki olumsuzluk öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, türkülerin profesyonel icracıları ve asıl taşıyıcıları olan âşıklar, Divan edebiyatı mensuplarınca şair sayılmamıştır.

Bu konuyu, çok sayıda divan ve tezkireden örneklerle etraflıca ele alan Fuat Köprülü, özetle şunları söylemektedir:

Halk müziği ve halk şiirine ait her şey, hatta millî vezin olan hece ölçüsü bile Osmanlı aydınlarınca ve Divan şairlerince daima hakir görülmüştür. Öyle ki, dili biraz sade olan Divan şairlerine ait şiirlerin dahi halktan ilgi görmesi, o şair için bir hakaret vesilesi olmuştur. Saz şairleri, şair; halk şiirleri de şiir olarak görülmemiş; anlamsız, değersiz şeyler olarak değerlendirilmiştir.

Tanzimat dönemi sanatçılarından Muallim Naci, o zamanların İstanbul’unda şair ve yazarların uğrak yerlerinden olan Hacı Reşit’in Direklerarası’ndaki çayhanesinde geçen bir olayı anlatır. Buradan, Muallim Naci ile etrafındakilerin, saz şairlerine ve türkülerin yaşatıldığı halk kültürüne nasıl da küçümseyici baktıkları açıkça anlaşılmaktadır: