İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ VE ŞİİR DİNLETİSİ (28 ŞUBAT 2015) “TARIK BUĞRA”

 / ETKİNLİKLERİMİZ

İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ VE ŞİİR DİNLETİSİ

(28 ŞUBAT 2015)

“TARIK BUĞRA”

Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği güncel ve edebi konuları kültür evine taşımaya devam ediyor.

Bu Cumartesi  sohbetinin konusu “Tarık Buğra” konuşmacı  Dr. Yıldıray Bulut tarafından anlatıldı.

Aktüel konuların, edebiyatın, sanatın ve kültürün konuşulduğu, şiirlerin okunduğu program İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’ın yaptığı açılış konuşması ile başladı.

Günün konusu Tarık Buğra’dan ve onun edebi kişiliğinden, yazdığı dergilerden bahsederek programı başlatan İLESAM Genel Başkanı  Mehmet Nuri Parmaksız  aramıza yeni katılan iki değerli üyeyi katılımcılara takdim etti.

Yeni üyelerimiz Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Başkanı Esat Erbil ve Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Riyaz Demirci idi.

Her iki üyemizde kendilerini tanıtarak kısaca kendi coğrafyalarından  bahsettiler. Erbil ve Demirci “Bütün dünyaya kendimizi anlattık. Kendi dilimizi yitirmedik. Soydaşlarımızın da desteği ile Türk dünyası bir arada toplanacaktır.” mesajını verdiler.

Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Başkanı Esat Erbil edebiyata, sanata, kültüre hizmetlerinden dolayı İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’a; Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Riyaz Demirci ise sanata ve kültüre katkılarından ötürü İLESAM Genel Başkan Yardımcısı İlter Yeşilay’a birer plaket takdim etti.

İLESAM Genel Başkanı  Mehmet Nuri Parmaksız  “ İLESAM bir çatı olacak. Türk soylu şair ve yazar arkadaşlarımız bu çatı altında toplanarak bir arada olacaklar. Şimdi değil belki ama ileriki bir tarihte bu birlik ve beraberliğin meyveleri yenmeye başlanacak. Kültürler arasında köprüler inşa edilecek, edebi paylaşımlar, fikir alışverişleri sağlanacak, programlar yapılacak.” diyerek konuşmasını yapmak üzere Dr. Yıldıray Bulut’u kürsüye davet eti.

SAYIN YILDIRAY BULUT’A NOTLARINI BİZİMLE PAYLAŞTIĞI İÇİN TEŞEKKÜR EDİYOR ve AYNEN AKTARIYORUZ…

BİRİNCİ BÖLÜM: TARIK BUĞRA’NIN BİYOGRAFİK YAŞAMI

* Tarık Buğra 2 Eylül 1918’de bir Anadolu kasabası olan Akşehir’de; bahçeli, ahırlı, mahzenleri ve soğutmalığı olan bir evde dünyaya gelir. Babası Erzurumlu Hukukçu Mehmet Nazım Bey, annesi  Akşehirli Tahiroğullarından Nazike Hanım’dır. Buğra’nın kendisinden küçük üç kız kardeşi vardır. Babaları ağır ceza reisliği yapmaktadır ki Küçük Ağa romanındaki ağır ceza reisi tipinin babasından esinlenilerek çizildiği bilinir; Buğra’ya edebiyat zevkini aşılayan ve onun belli bir kültürel alt yapısı olmasını sağlayan kişi babası olmuştur. Annesi ise ümmîdir, okuma yazması yoktur; ancak ehl-i tariktir ve Buğra’ya sahip olduğu din duygusunu aşılayan, ona İslamiyet’i öğreten ve sevdiren kişi olmuştur.

*Babası annesi ile evlendiği zaman, annesi 15 yaşındadır ve adeta Buğra ile birlikte büyümüşlerdir. Buğra’nın üç kız kardeşinden başka bir de Müberrer isimli bir kız kardeşi daha olmuştur. Üç buçuk yaşında ölen bu kardeşinin ismini daha sonra Yağmur Beklerken romanında, romanın baş kişisi Avukat Rahmi Bey’in kızında yaşattığını görmekteyiz.

*Buğra, çocukluğunda babasının kütüphanesinden çok etkilenmiştir. Bu kütüphanede tanıştığı kitaplar arasında Mevlânâ’nın Mesnevîsi, Tarih-i Cevdet, Şerâre, Safahat, Piyâle, Rübâb-ı Şikeste gibi kitaplar yer alır. Buğra’nın para vererek kendine aldığı ilk kitap ise daha sonra aynı gazetede yazıp türlü polemikler yaşayacağı Peyami Safa’nın Cingöz Recai-Aynalı Dolap adlı kitabıdır.

*İlkokuldayken “Çocuk Dünyası” dergisinin ödüllü bulmacasını çözüp gönderen Buğra, bu yarışmayı kazanır ve kendisine bu yarışmanın ödülü olarak

1) Halide Edip Adıvar’dan Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye;

2) Falih Rıfkı Atay’dan Ateş ve Güneş;

3) Reşat Nuri Güntekin’den Yeşil Gece;

4) Ruşen Eşref Ünaydın’dan Damla Damla ve iki de tercüme kitap

5) Monte Kristo Kontu ve Arı Maya’nın Maceraları hediye edilmiştir.

*Buğra ilkokulda iken Reşat Nuri’nin Damga, Çalıkuşu, Akşam Güneşi ve Dudaktan Kalbe romanlarını okumuş bir öğrencidir. Dolayısıyla onun hayatının ilerleyen yıllarında edebiyata ilgi duymaması düşünülemezdi.

*Tarık Buğra’nın daha çocukluk yıllarında ailesiyle yaşadığı evin etrafında askerler dolaşmaktadır. Civardaki aileler, bu askerlerin çamaşırlarını yıkar, onlara su verir. Evlerinin yakınında bulunan Alemdar İptidai Kız Mektebi, askerler için hastane haline getirilmiştir. Evlerin içindeyken bile top, bomba ve afyon sesleri rahatlıkla duyulabilir. Bazen bandolar çalar ve marşlar söylenir. İşte Buğra’daki Milliyetçilik duygusu bu görüntüler sayesinde, bu yaşam biçimi sayesinde, dış güçlerin onlara yaşattığı acılar sayesinde yücelmiş ve kişiliğinin tam da ortasına oturmuştur. Benliğine adeta çivi gibi çakılmıştır. Öyle ki romanları içinde en öneme haiz olan Küçük Ağa’nın çıkış noktası da yine bu günlerdir.

*Buğra, İlkokul ve ortaokulu Akşehir’de;  Lise’yi İstanbul ve Konya’da tamamlar. Üniversite tahsili ise üç kez fakülte ve bölüm değiştirmesine rağmen yarım kalmıştır.

1)İlkokulda Saçayağı isimli başarısız bir roman denemesi yapar.

2)Ortaokulda hocası Rıfkı Melûl Meriç’in isteğiyle bir şiir yazar ve yine başarısız olur.

3)İstanbul Lisesi’nde iken de hocası Hakkı Süha Gezgin’in isteği ile Sakarya adlı derginin yazı yarışmasına katılır. Bu kez başarılı olsa da bu teşvikle yazdığı Osmanlıca Farsça tamlamalarla dolu bir kompozisyon sebebiyle hocası Gezgin’den azar işitir. Bu azar da öyle sanıyoruz ki onun Türkçeye bu denli sevdalanmasının ve dil mükemmeliyetçiliğinin ilk sebebi olmuştur.

*Buğra’nın üniversite tahsili sırasında önce İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine, sonra da Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdığını görüyoruz. Hukuk Fakültesinde iken Fatih Medresesinde kalmaya başladığını ki bu medreseyi İbiş’in Rüyası romanındaki Servili Medrese ile ilişkilendirebiliriz; ayrıca dönemin meşhur kıraathanelerinden Küllük kıraathanesinin müdavimi olduğunu da biliyoruz.

*Buğra Küllük’te, Yavuz Abadan ve Nurullah Ataç gibi isimlerle dostluklar kurmayı başarmıştır. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ali Nihat Tarlan, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Mükrimin Halil Yınanç, Emin Ali Şallı ve eski hocası Rıfkı Melûl Meriç gibi isimlerin sohbetinde bulunmuştur.

*Buğra askerliğini önce Kayseri Pınarbaşı’nda (subay olarak), daha sonra İskenderun hazırlık kıtasında ve en son olarak da Ankara Yedek Subay okulunda yapmıştır. Ankara’da iken Ahmet Ateş, Muvaffak Sami Onat, Halit Tanyeli ve Behçet Necatigil ile tanışma fırsatı bulmuş ve onlarla edebiyat sohbetleri gerçekleştirmiştir.

*Askerlik dönüşünde, aslında ilkin yapması gereken tahsil tercihini yapar ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt yaptırır. Burada Mehmet Kaplan, Kasım Küfrevi ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile dostluklar kurar. Fakat maddi sıkıntılar baş gösterir ve çalışmak zorunda kaldığı için maalesef bu fakülteyi bitiremeden tahsil hayatını sona erdirir.

*Hocalarından Mehmet Kaplan, fakülte öğrencileri tarafından çıkarılan Zeytin Dalı isimli dergide yayınlanmak üzere bir hikaye yazmasını ister. Buğra da ilk hikayesi diyebileceğimiz Kekik Kokusu’nu yazar. Bu hikayenin Kaplan tarafından beğenilmemesi onu kamçılar ve Buğra bunun üzerine hırslanır ve Oğlum adlı bir hikaye yazarak Kaplan’a okutur. Daha sonra Oğlumuz adını alacak olan hikaye Kaplan tarafından çok beğenilir ve Buğra bu hikaye ile Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Hikaye yarışmasına katılır. Kendisine öncelikle Cevat Fehmi Başkut tarafından birinci olduğu haberi iletilirse de daha sonra birincilik Doğan Nadi’nin askerden bölük komutanı olan bir şahsa verilir.

*Bu yarışma ile edebî hayatında bir dönüm noktası yaşayan Buğra, Yusuf Ziya Ortaç’ın Çınaraltı dergisinde yazmaya başlar. Dergide her hafta bir hikayesi yayınlanacaktır. Her hikaye için de 15 lira kazanacaktır. O devir için güzel bir paradır bu. Dönemin en başarılı hikayecisi olarak kabul edilen Sait Faik bile bu kadar para kazanmamaktadır. Buğra’nın dergiye gönderdiği ilk hikaye ise Havuçlu Pilav Meselesi adlı hikayesidir.

*Gazetecilik mesleğine ise Milliyet’te başlar. Burada Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile çalışma imkanı bulur. Çınaraltı’nda ilk romanı diyebileceğimiz Yalnızların Romanı (daha sonra Yalnızlar adını alacaktır), Milliyet’te ise Siyah Kehribar ve Aşk Esirleri  romanlarını tefrika ettirir.

*Bu sıralarda “Bizim Türkiye” adlı bir dergi çıkaran Turgut Evren Buğra’yı arar ve matbaasını kapatacağını ve elinde çok sayıda kağıt bulunduğunu, bu kağıtların israf olmaması için de Buğra’nın kitaplarını basmayı amaçladığını söyleyerek yazara bir teklifte bulunur. Buğra bu teklifi hemen kabul eder. Böylece Buğra’nın basılmış ilk kitabı Oğlumuz ortaya çıkar.

*Buğra’nın gazetecilik yaşamı boyunca çalıştığı diğer gazeteler Yenigün, Vatan, Tercüman, Yeni İstanbul,  Türkiye Spor ve Güneş gazeteleri olmuştur. Yazılarının yayınlandığı dergiler arasında ise Nasreddin Hoca (bu dergiyi babasıyla beraber Akşehir’de çıkarmışlardır), İstanbul Haftası, Yenilik, Yeditepe, Yücel, Beş Sanat, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Küçük Dergi, Yol, Bakış, Argos, Cönk, Hisar dergileri bulunur.

*Buğra’nın hayatı boyunca iki evlilik yaptığını biliyoruz. İlki Edebiyat Fakültesinde tanıştığı hikayeci Jale Baysal’dır. Buğra Jale Baysal ile 18 yıl evli kalmıştır. Jale Baysal şu anda İstanbul Üniversitesinde Kütüphanecilik bölümünde öğretim üyesidir. Bu evlilikten Ayşe adında bir kızı olur. Ayşe Buğra şu anda Boğaziçi Üniversitesinde iktisat alanında profesör olarak görev yapmaktadır.  Buğra’nın ikinci evliliği Hatice Bilen ile olmuştur. Buğra’nın vefatına kadar eşler birbirlerine son derece bağlı ve mesut bir hayat sürdürmüşlerdir.

*Buğra konuşmamızın başında da belirttiğimiz gibi 26 Şubat 1994 tarihinde vefat etmiştir. Kendisi kanser hastası iken vefat etmiştir ve annesi Nazike hanımın yanına gömülmüştür.

İKİNCİ BÖLÜM: TARIK BUĞRANIN DİL, EDEBİYAT, SANAT, TENKİT VE GAZETECİLİK HAKKINDAKİ FİKİRLERİ

*Tarık Buğra, yapı olarak talihe inanmayan, şansa güvenmeyen; ancak kadere bağlılığı ile bilinen ve “kader olandır” düsturuyla hareket eden bir yazardır. Yazarlık ona göre meşakkatli bir iştir. Ailesiyle küçükken gerçekleştirdiği mecburi Akşehir-Siirt göçü onun için mükemmel bir kaynak oluşturmuştur.

*Onun dil, edebiyat ve sanat hakkındaki görüşlerini sorular ve cevaplar üzerinden açıklamaya çalışacağız.

*Buğra’nın dil ile ilgili olan görüşleri nelerdir?

*Mükemmeliyetçi bir dil kullanımı olan yazar, samimi ve içten bir anlatımla okuyucularına ulaşmaya ve onlara vermek istediği mesajı doğrudan vermeye çalışır. Öztürkçeyi bir masal olarak görür . Kullandığı Türkçenin milletin kullandığı Türkçe olmasına dikkat eder. Halkın birbirleriyle iletişime geçerken kullandığı kelimeler, hitap ifadeleri ve ünlemlerle süslü günlük konuşma dilini tercih eder. Bazı hayalleri ve motifleri romanlarında tekrarlar. Yazılarına çoğu zaman lirik bir hava vermeye çalışır. Karşı olduğunu sıklıkla ifade etmesine karşın şive taklitçiliğine de başvurur ve taklitleri de son derece başarılıdır. Neden başarılıdır? Çünkü romanlarının çoğu kasaba merkezlidir. Romanlarında deyim, atasözü kullanımı, yöresel sözler ve dil sapmaları sıklıkla yer alır. Terim kullanımını ise nadir gerçekleştirir.

*Ona göre dilini kaybeden millet, milletliğini kaybeder. Devlet kuramaz. Hür ve bağımsız yaşayamaz. Bir devletin millî dili  ne kadar sağlamsa, o devlet o oranda sağlamdır. Dil ile kültür birbirlerini bütünleştirir ve ayrı düşünülemezler. Bir milletin ortak kültür öğelerinden en önemlisi dildir görüşündedir.

*Fakat Buğra, 1950’lerden itibaren ülkemizde dilin giderek bozulduğunu savunmaktadır. Dili özellikle bozan hikayeci, romancı ve şairlerimizin dili bozdukları ölçüde başarılı kabul edildiklerini söyler. İmlanın, gramer yapısının, cümle yapısının yok olduğunu ifade eder. Dilimizi bir gecekonduya benzetir. Ortada doğru dürüst bir dilbilgisi kitabı olmadığını belirtir. Dünyada arı, saf bir dilin yer almadığını savunur ve dilimize yerleşmiş kimi Arapça, Farsça kelimelerin dilden tasfiye edilmemesini ister. (Gerçek ve hakikat örneğinde olduğu gibi) Çünkü bu tasfiye Öztürkçe yolunda olacak ve uydurma kelimeler yer alacaksa dil kıymetini kaybeder görüşündedir.

*Ona göre eğer dilden tasfiye olacaksa bu İngilizce, Fransızca gibi kelimelerin tasfiyesi yoluyla olmalıdır. Örneğin şehir kelimesi yerine kent kelimesinin kullanılmak istenmesine oldukça içerler. “Öztürkçeciliğe karşı olmak Atatürk’e karşı olmaktır.” görüşüne son derece karşıdır. Böyle diyenlerin fosilleşmiş Osmanlıca kelimeler kullandıklarını ifade eder. Öztürkçecilerin arasından kaç Tevfik Fikret, kaç Ahmet Haşim,  kaç Cenap Şahabeddin çıkmıştır diye de sorar. Ayrıca Öztürkçe ile yazılmış yazıları halkın da anlamadığını savunur. Öztürkçecileri büyük yazarlarımızı arkadan bıçaklamak için tutulmuş kiralık katillere benzetir. “Büksüllü, duyarlıganlık, sililik, uğuşuk, arıksın, kıyıcıl, trotuvar, anısını hatırlamak” gibi ifadelerle Öztürkçecileri neden eleştirdiğini açıklar.

*Buğra’nın o dönemki dil kurumunu da sert bir üslupla eleştirdiğini görüyoruz. Kurum, bilgisizlerin, kasıtlıların ve çıkarcıların eline düşmüştür. Maddi hiçbir sıkıntısı olmayan ve devlet tarafından desteklenen kurum Atatürkçülüğü ve milli duyguları birer Truva atı gibi kullanmaktadır. Buğra’ya göre Mustafa Kemal, konuşma diline giren ve artık Türkçeleşen kelimelerin kullanılmasını doğru buluyordu. Öztürkçe sevdalısı ve uydurma yeni kelime türetme meraklısı değildi.

*Buğra’ya göre edebiyatın ve sanatın önemi nedir ve bir edebiyatçı nasıl olmalıdır?

*Ona göre edebiyat bir toplumu şekillendiren, onu belli bir yola sokan en önemli güçtür.  Bir Yunus, bir Mevlana olmasaydı Türklük, İslamiyeti bu denli güçlü kavrayamazdı görüşündedir. İnsanı insan yapan değerlerin öğretilmesi edebiyat sayesindedir.

*Edebiyat genel olarak sanat, ispatlamaz, gösterir; telkin etmez, düşündürür; hüküm vermez, hüküm vermeye yol açar; iddia etmez, yorumu ve hayali okuyucuya bırakır. Soylu bir edebiyatçı olmanın ilk şartı ise bağımsız ve objektif olmaktır. Belli bir doktrine angaje olup kalmamaktır. Sanatçı bir misyon veya propaganda görevlisi değildir.

*Türkçeye bağlı olmayan ve saygı duymayan bir edebiyatçı düşünülemez. Edebiyatçı yahut sanatçı gerektiği zaman fildişi kulelere çekilebilmeli ve olaylara, insanlara geniş bir çerçeveden bakabilmelidir.

*Buğra, “Sanat sanat içindir” ’e inanır. Ancak bu toplumun inkar edilmesi demek değildir. Sanat, ancak bu şekilde topluma yararlı olabilecek seviyeye gelir görüşündedir. Sanat ve edebiyatla ilgi kurulmazsa her konuda kısır kalmaya mahkum kafalar ortaya çıkacaktır. Politikaya veya tarikatçılığa kafayı takmış türediler ortaya çıkacak, partizanlar ve çıkarcılar meydana doluşacaktır. Gelişmiş, medeni ülkeler sanata ve sanatçısına destek çıkan ülkelerdir.

*Edebiyatın ayrıca din ile de ilişkisi vardır. Büyük edebiyatçılar, örneğin Dostoyevski, Gide ve Sartre din yönlendiriciliği sayesinde eserlerini meydana getirmişlerdir. Bu gibi isimlerin eserlerinde İncil’e pek çok atıf olduğunu ifade eder. Üstelik Gide ve Sartre ateisttir.

*Buğra’ya göre başarılı bir münekkid olmak için neler gereklidir?

*Bilgi, konuya hakimiyet, sağlıklı bir seziş, dürüstlük ve cesaret olgularına sahip olmak gerekir. En yararlı eleştiri ise eser yazarının kendi beyninde yaptığı özeleştiridir.

*Buğra’nın gazetecilik hakkındaki fikirleri nelerdir?

*Buğra’ya göre edebiyat ve gazetecilik birbirine oldukça zıt mesleklerdir. Edebiyat ülkemizde karın doyurmadığı için elinden yazmaktan başka bir iş gelmeyen insanlar gazeteciliğe sığınmaktadır. Gazetecilik, ona göre mesleğe ihanettir ve hamallıktır.

*Buğra’nın Marksizm ile ilgili görüşleri nelerdir?

*Buğra’nın Marksizm’e karşı olduğu açıkça bilinmektedir. Zaten kendisi de pek çok yazısında bu görüşünü açıkça yineler. Buğra Marksistleri, propagandanın altında ezilen okuma oburlarına benzetir. Sosyalistler, ülkemizdeki hürriyet rejimine karşı çıkmışlardır. Beyin yıkama faaliyetine girişmişlerdir. Kültür ve medeniyet hayatının dallarını kırmaya çalışmaktadırlar. Toplum için sanat ilkesini düstur edinirler ama bu topluma kendi doktrinlerini dayatmak için buldukları bir yoldur. Buğra’nın Sosyalist-Marksist görüşe karşıtlığını en açıkça belli ettiği romanı Firavun İmanı romanıdır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TARIK BUĞRA’NIN ROMANLARININ AYRINTILI İNCELEMESİ

*Konuşmamın bu bölümünde Tarık Buğra romanlarını genel bir bakış açısıyla incelemeye çalışacağım. Bunu yaparken de yöntem olarak Prof. Dr. Nurullah ÇETİN hocamın Roman Çözümleme Yöntemi’ni tercih edeceğim. Böylece genel manada Buğra’nın tüm romanlarında ne anlatmak istediğini, neyi hedeflediğini, ne gibi sonuçlara ulaştığını da dinleyicilerimize aktarmış olacak ve bir teze ulaşabileceğiz.

*Buğra’nın toplam 23 romanı vardır. Bunların onu kitap halinde basılmıştır. Söz konusu romanlar, basılış tarihlerine göre, Yalnızlar (1948), Siyah Kehribar (1955), Küçük Ağa (1963) -daha sonra Küçük Ağa Ankara’da romanını yayımlar ama ikisi birden günümüzde tek kitap haline getirilmiştir- İbiş’in Rüyası (1970), Firavun İmanı (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Dönemeçte (1980), Yağmur Beklerken (1989), Osmancık (1983).

*Bu romanlardan dokuzu Tanrısal konumlu gözlemci anlatıcı tipiyle biri ise özne anlatıcı tipiyle yazılmıştır. Tanrısal konumlu gözlemci anlatıcı tipinde yazar roman içindeki her şeye egemendir ve olimpik bakış açısına sahiptir. Özne anlatıcı tipinde ise olaylar, anlatıcının başından geçmektedir. Özne anlatıcı tipinin kullanıldığı Buğra romanı Siyah Kehribar’dır. Romanın bir kısmında gözlemci anlatıcı tipine de geçiş yapıldığını görüyoruz.

*Romanların tamamında, aktarma yöntemlerinden “anlatma yöntemi” kullanıldığını görüyoruz. Bu yöntemde anlatıcı kendisini saklamaz. Yorum ve değerlendirmeler yapar. Okuyucuya hitap edip sorular sorar. Olaylar da çoğunlukla geçmiş zamanda geçer. Diğer aktarma yöntemi “gösterme yöntemi” dir. Anlatma yönteminin tersidir. Sadece bazı romanların diyalog kısımlarında kendini gösterir.

*Buğra romanları genel olarak hangi konuları işler sorusuna yanıt olarak: İnsanın yalnızlığı, şahsiyetin çevre etkisiyle şekillenişi, gençliğin kendini ispat çabası, büyük çıkmazların büyük oluşumlara fırsat tanıması, insanın kişisel değişim yaşayarak yiğitlik ortaya koyması, aşkın bir bedeli olması, vatanın kutsallığı verilebilir. Genel olarak düşünürsek Buğra romanları kadın-erkek ilişkisi, Milliyetçilik ve Milli Mücadele, Osmanlı Tarihi ve tarihsel kökler, siyaset ve siyasi meseleler, gençlik ve yozlaşma konularını işlemektedir. Onun Milli Mücadeleyi anlatan romanlarında resmî tarih anlayışının dışında kalarak, olayları cepheden değil cephe gerisinden anlatmaya çalıştığını da ifade etmeliyiz.

*Romanlarda ele alınan izlekler altı maddede genellenebilir:

1)Kavramsal İzlekler: Demokrasi, Sadizm, Pragmatizm;

2)Bireysel İzlekler: İnsan, Birey ve Bireyleşim, Kadın, Erkek, Zenginler;

3)Toplumsal İzlekler: Tarih, Sanat, Edebiyat;

4)Sorunsal İzlekler: Eğitim, Üniversite, Aydın Sorunu, Yabancılaşma;

5)Ulusal İzlekler: Türkiye, Vatan, Bağımsızlık, Türk İnsanı, Türk ordusu, Osmanlı ordusu

6)Dış Ülke İzlekleri: İtalya Toplumu, İtalya Gençliği, Sosyalizm-Bolşevizm.

*Romanları zaman açısından inceleyecek olursak tümünün nesnel zaman aralığının 1299-1970 sonrası  arası olduğu sonucuna ulaşırız. Nesnel zaman takvime bağlı olan, var olan gerçek zamandır. Romanlar arasında en uzun nesnel zaman aralığı 40 yıl ile Osmancık’tır. Küçük Ağa 1919 yılı sonrasında geçer. Firavun İmanı 1921 yılı sonrasında, İbiş’in Rüyası, Yağmur Beklerken ve Yalnızlar 1930’lu yıllarda, Siyah Kehribar ve Dönemeçte 1940’lı yıllarda, Gençliğim Eyvah ise 1970’li yıllarda geçer.  Küçük Ağa ve Firavun İmanı romanı Milli Mücadele döneminin en canlı olduğu dönemde; İbiş’in Rüyası, Yağmur Beklerken ve Yalnızlar, tek partili hayattan çok partili hayata geçiş sancılarının en yoğun olduğu dönemde, Siyah Kehribar, İtalya’da faşist rejimin yaşandığı ağır zamanlarda, Dönemeçte, Demokrat Parti’nin kurulduğu ve halkın çok partili hayata alışma sürecinin gerçekleştiği dönemde, Gençliğim Eyvah ise ülkede anarşi ortamının en can alıcı haliyle yaşandığı bir zamanda geçmektedir.

*Romanlardan Osmancık ve Küçük Ağa özetleme (yani olayların özetlenerek aktarılması); Yağmur Beklerken, Dönemeçte aynen aktarma (olayların hiç değiştirilmeden aktarılması); Firavun İmanı, İbiş’in Rüyası, Yalnızlar, Siyah Kehribar, Gençliğim Eyvah genişletme türü ile (zamanda sıçramalar yapma yoluyla) aktarılmıştır.

*Romanların geçtiği açık mekanlara bakalım:

Yalnızlar İstanbul ve Çanakkale’nin Yenice köyünde,

Siyah Kehribar Roma’da,

Küçük Ağa Akşehir’de,

İbiş’in Rüyası İstanbul’da,

Firavun İmanı Ankara, İstanbul, İzmir ve Tokat’ta,

Gençliğim Eyvah İstanbul’da,

Dönemeçte Kayseri’de Kızılışık kasabasında,

Yağmur Beklerken Afyonkarahisar kasabası olan Taşoluk’da,

Osmancık Söğüt, Domaniç, Bursa, Bilecik, Konya’da geçer.

*Genel olarak bakıldığında Buğra romanlarının kasaba merkezli romanlar olduğunu ve romancı için tasvirden ziyade tahlilin ön planda olduğunu görüyoruz. Tasvirler ise az sayıda ve nesneldir.

*Buğra’nın romanlarındaki kişiler kadrosunu inceleyelim:

*Buğra romanlarında merkezî kişi olarak

1) Aydınlar: (Firavun İmanı romanından Hüseyin Avni Ulaş, Hasan Basri Çantay, Dönemeçte romanından Doktor Şerif),

2) Gençler: (Siyah Kehribar romanından Sanat Tarihi doktorası yapan Türk genci, Melina, Fernando, Dönemeçte romanından Handan, Yalnızlar romanından Hurrem)

3) Hükümdarlar: (Osmancık romanından Ertuğrul Gazi, Osman Bey),

4) Sanatçılar: (Yalnızlar romanından Murad Kervancı)

5) Sadizm yanlısı kişiler: (Yalnızlar romanından Doktor Rıza Candaş) ön planda görünüyor.

*Romanlardaki tipleri ise zihinsel, psikolojik ve sosyal olarak üç kısımda inceleyebiliriz. Tiplere örnek olarak:

Tiyatrocu (İbiş’in Rüyası romanından Nahit, Yalnızlar romanından Macit),

Doktor (Küçük Ağa romanından Doktor Minas),

Dindar kişi (Osmancık romanından Şeyh Ede Balı),

Fırsatçı (Dönemeçte romanından Eczacı Celal),

İşbirlikçi (Firavun İmanı romanından Ali Yusuf),

Yobaz softa (Firavun İmanı romanından Şeyh Servet Efendi) verilebilir.

Bunların dışında ayrıca  ulusalcı aydın, Türk milliyetçisi, kolejli, köylü, kıskanç, eşkıya gibi tiplemeler de belirtilmelidir.

Romanlardaki karakterlere örnek olarak ise

1)Yozlaşmış aydın (Gençliğim Eyvah romanından İhtiyar),

2)Mücadeleci (Küçük Ağa romanından İstanbullu Hoca),

3)İyimser kişiler (Firavun İmanı romanından Mehmet Akif Ersoy),

4)Vefasız kişiler (İbiş’in Rüyası romanından Hatice) ve

5)Fettan kadınlar (Gençliğim Eyvah romanından Güliz) verilebilir.

*Buğra romanlarında yardımcı kişiler ev halkı ve aile çevresi, mahalleli ve yakın çevre ile toplumsal ve siyasal çevre olarak belirlenebilir. Romanların çoğunda kişi kadrosunun oldukça geniş tutulduğunu görüyoruz. Bunun sebebi yazarın romanlarının merkezine insanı ve insanların birbirleriyle olan ilişkilerini koymasıdır.

*Romanlarda kurgusal yani tasarlanmış ve hatırlanmış kişiler de bulunmaktadır. Bu kişilere örnek olarak İsmet İnönü, Yakup Kadri, Celal Bayar, Adnan Menderes, Yahya Kemal, Yunus Emre, Dostoyevski, Çehov gibi isimler verilebilir. Bu kişilerden kimileri romanda eylemleriyle yer alan hatırlanmış kurgusal kişilerdir. Kimileriyse kurguda yer almazlar.

*Romanlarda olay bütünlüğü açısından hal değişimi kalıbı (Küçük Ağa’da İstanbullu Hoca, Osmancık’ta Osman Bey şahsında görünüyor), Organik bütünlük (İbiş’in Rüyası, Dönemeçte, Siyah Kehribar romanları determinizm ilkesine bağlı kalınarak yazılmıştır) ve arayış yolculuğu (Gençliğim Eyvah’ta Delikanlı’nın kişiliğinin oturması bağlamında) kalıpları görülür. Yazarın her romanında roman kişilerinin iç ve sosyal çatışmalar yaşadıklarını görüyoruz. Her romanda okuyucuyu meraka düşüren ana ve ara düğümler bulunur. Yazar hikaye ve romanlarında düğüm yaratma eğilimini açıkça gösteriyor.

*Buğra romanları, sonları açısından incelendiğinde şaşırtıcı, trajik ve ucu açık sonlar görülüyor. Hatta birçok romanda bu üç son türünün üçü de bulunmakta.

*Romanların kurgu türlerine baktığımızda ise Buğra’nın tarihi, yaşamöyküsel ve macera romanları yazmış olduğunu söyleyebiliriz. Korku, fantezi, ütopya ve kurgu bilim türlerinde romanlar yazmayı tercih etmeyen romancımız her romanıyla okuyucuya belli bir mesaj vermek istemiş bunu da dolaylı değil doğrudan yapmak istemiştir. 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: MİLLİYETÇİLİK FİKRİNİN TARIK BUĞRA ESERLERİNE YANSIMASI 

*1963 yılında sol, kültürel iktidarı ele geçirmiş ve iyiden iyiye güçlenmiş durumdadır. O sürece kadar resmî tarih hiçbir yazar tarafından sorgulanmamış, Milli Mücadeleye muhalif olanlar, hiçbir yazar tarafından tarafsız bir bakış açısıyla incelenmemiştir.

*Bu süreçte resmî söylemin dışına çıkarak ilk defa muhalif kesimi de dinleyen, fikirlerinin sebebini araştıran ve resmî tarihi ilk defa ciddi bir biçimde sorgulayan yazar Tarık Buğra olmuştur. Ona göre Millî Mücadelenin başlarında bu mücadeleye muhalif olanlar suçlanmamalıdır. Buğra, muhaliflerin de içinde vatan sevgisi, devlet şuuru ve din birlikteliğinin iç içe olduğunu düşünmektedir. Bu açıdan düşünüldüğünde Buğra’nın Kemalist çizgiden uzak bir yazar değil, her kesimin aynı çizgide buluşmasını isteyen bir yazar olduğu anlaşılacaktır.

*Altı yüz yıllık bir resmî tarihin önüne derhâl yepyeni bir tarih anlayışı konulamayacaktır. Dolayısıyla bu yeni anlayışa inanmak bir anda gerçekleşmeyeceğinden o süreçte yanılan kimselerin olması normaldir. Buğra işte bu çelişmeler arasında Küçük Ağa romanını yayımlar. Küçük Ağa işte bu çelişkilerin ve açmazların üzerine kuruludur. Romanın merkez kişisi İstanbullu Hoca, yani romanın sonuna doğru alacağı ismiyle Küçük Ağa, bir din adamı iken aynı zamanda da bir Kuva-yı Milliye muhalifidir. O sürecin resmi görüşleri doğrultusunda düşünülürse derhâl asılması gereken bir adamdır. Ancak Buğra bunun olmasına izin vermez. Öncelikle onun da en az Kuva-yı Milliyeciler kadar vatanına bağlı bir kişi olduğunu gösterir. Daha sonra bu bağlılığın Kuva-yı Milliyecilerin bağlılığı gibi değil, aksine altı yüz yıllık bir tarihsel geçmişin varlığına bağlılık olduğunu gözler önüne serer.

*Buğra’ya göre o dönemde Kurtuluş Savaşı ile ilgili yazılan her roman, önlenemez ve değiştirilemez sonuca bağlıdır. İnsanların içinde bulunduğu ortam ve şartlar, bu ortam ve şartların içinde geçerli olan anlayışlar, tutumlar ve davranışlar göz ardı edilmiş ve gene sonuca göre olaylar değerlendirilmiş ve yorumlanmıştır. Bu değerlendirme ve yorumlar büyük bir yanılgıdır. Roman yazarı bir bilim adamı gibi objektif olmalıdır. Bu fikirlerini Küçük Ağa’nın önsözünde de görmekteyiz: “Kurtuluş umudu 6 yüzyıllık yaşama geleneğinin karşısında idi. Hiçbir milletin tarihi bu kadar trajik bir gelişme göstermemiştir. Bu çelişmede doğru yolu seçmek bir erdem işi olmaktan çıkıyor, herkesten beklenmeyecek bir görüş üstünlüğü gerektiriyordu. Buna karşılık yanılanları suçlandıramazdınız; zira menekşe rengi mor olduğu için ne kadar suçluysa, bu insanlar da yanılmaları yüzünden o kadar suçlu idiler.”

*Konu itibarıyla tarihî olan bu roman 1919 yılı ve ertesinde, bir Anadolu kasabası olan Akşehir’de geçer. Genel olarak Kuva-yı Milliye yanlısı olan halk ile bu birliğin karşıt görüşünde olan kişiler arasında geçenleri anlatır. Yazar bu romanı yazma fikrinin daha üç dört yaşlarında filizlendiğini ifade eder. Çocukluk çağlarında Mustafa Kemal’in Nutuk adlı eserine, Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir gibi isimlerin hatıralarına, dergi ve gazete ciltlerine ilgi duymaya başlayan yazar bu çalışmaların kendisine kattığı feyiz sayesinde Kurtuluş Savaşı’nı dramatik yönden inceleme hevesine girdiğini belirtir.

*Roman açık bir teze sahiptir ve bu tez milletin ve devletin bağımsızlığının tek bir yönetime yani Ankara hükümeti yönetimine borçlu olduğu, bu yönetimin karşısında olanların niyetlerine hiçbir şekilde ulaşamadığı ve kimisinin de doğru olana ulaşmayı başardığı şeklinde düşünülebilir. Çolak Salih, İstanbullu Hoca, Doktor Haydar Bey, Ali Emmi, Reis Bey, Küçük Hacı, Yüzbaşı Hamdi, Yüzbaşı Nazmi gibi roman tiplerinin her biri milletine ve milliyetine son derece bağlı, olumlu kişiler olarak çizilmiştir. Fakat bu kişilerin bağlılıkları farklı yönden ilerlemektedir. Her biri milletin bağımsızlığını ister ama bu isteklerini farklı paralellerde gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin askerlik görevini yapmaktayken milleti ve devleti için bacağını kaybeden Çolak Salih, romanın başında kendini kaybeder; ancak roman sonuna doğru kendini yeniden bulmasını sağlayacak şey yine milletin ve devletin yararına çalışmak olur ki bu da onun ne kadar milliyetçi bir Türk oğlu olduğunu gösterir.

*İlk baskısı 1966’da gerçekleştirilen Firavun İmanı ise Milli Mücadelenin direkt olarak içinde gerçekleşen bir konuya sahiptir. Bu romanda birinci meclisin Mehmet Akif, Hüseyin Avni, Hasan Basri gibi ilk fırsatta tasfiye edilmeleri beklenilen önemli isimlerinin gözünden, Milli Mücadele ve Milli Mücadele döneminin Ankara’sı anlatılmaktadır. Buğra’ya göre bir devletin batışı ve bir devletin kuruluşu süreci, vurguncular için dört gözle beklenilen bir süreçtir. Vurguncular, batışın da doğuşun da kesin olmaması sebebiyle çelişkiye düşmüştür. Firavun İmanı da bu çelişkilerin romanı olmuştur.

*Firavun İmanı, Küçük Ağa romanının fikri sahadaki devamı niteliğindedir. Bu romanda yazara göre vatanı kurtaran ve kuran kimseler ile vatan iradesine sahip çıkıp yetkili mercilere gelen şahıslar aynı kişiler değildir. Her iki kesim de birbirine zıt fikirler içerisindedir. İkinci grup için milliyetçi demek son derece yanlış olacaktır. Ancak firavun imanlı diyebileceğimiz bu ikinci grup ilk grup saf dışı bırakmayı başarmıştır. İlk grupta yer aldıkları Buğra tarafından ilan edilen Hüseyin Avni Ulaş, Hasan Basri Çantay ve Kurtçalı Aziz gibi isimler Mustafa Kemal’e şahsen değil fikren o da bazı noktalarda karşıdır. Bu isimler pek çok firavun imanlıdan daha fazla milletlerine ve devletlerine bağlıdırlar.

*Buğra’nın siyasi anlamda sağ kesime yakınlığı ve sağlam milliyetçi bir yapıya sahip olduğu edebiyat dünyasınca bilinmektedir. Buna rağmen eserlerinde çığlık çığlığa bir ideolojik-politik tavır göstermemeye gayret eder. Milliyetçilik fikri eserlerinde sanatkârane açıdan bulunmaktadır. Ona göre devlet, millet ve bayrak kutsaldır. Kutsal değerler kişisel menfaatin önünde gelir. Hatta bu değerler söz konusu olduğu zaman kişisel menfaat devre dışı kalacaktır. Buğra’nın romanlarının farkı, Kurtuluş Savaşı’na cepheden ve Ankara’dan yani askeri ve politik açılardan bakmayan bir yapıda olmasından ileri gelir.

Tarık Buğra’nın hayatı, yaşam felsefesi, edebi kişiliği ve eserleri hakkında doyurucu bilgiler vererek kendisine konu ile ilgili yöneltilen soruları da cevaplayan Dr. Yıldıray Bulut’a katılımlarından dolayı  Prof. Dr. Nurullah Çetin  tarafından  bir  Teşekkür Belgesi takdim edildi.

Etkinliğin ikinci yarısını oluşturan Şiir Dinletisi İbrahim Yaman tarafından gerçekleştirildi.

Hanifi Işık, Bekir Yeğnidemir, Durak Turan Düz, Mehmet Sevinç Ergün, Mehmet İşler, Rüya Tokgöz, Halil Yazanel, Osman Öcal, Sibel Unur Özdemir, Ali Kemal Parıldar, Nurettin Gür Ozanoğlu, Mehmet Tamer, Mahir Ünat, Meral Otan, Sevinç Doğancan Güven, Hatun Tülin Şenel, Fazlı Ekan, Fevzi Gökalp, Osman Taş, Necati Özdenkoş, Sadık Kılıç, Leyla Yurtsever, Erdal Ercin, Orhan Vergili, Tuncer Ulusoy, Hayrettin Gültekin, Saim Yaylagül, Ayten Gülçınar, Fatma Kalkan, Münevver Düver, Celal Yıldız, Serdar Orhan, Cemal Tuzcuoğulları, İlter Yeşilay, Esat Erbil, Riyaz Demirci, Merih Baran ve  Hazma Alıçlıdağ  etkinliğe katılan isimler arasındaydı.

Dinleti akışı içinde kardeşlik, vatan, sevgi, kader, Niğde, mucitler, umutsuz aşk, gülmek-ağlamak, fani dünya, Çanakkale, Atatürk, aşk, yabancı temalı şiirler okundu. Gönüller Nurettin Gür Ozanoğlu’nun sazından dökülen nağmelerle şenlendi.

İLESAM Genel Başkanı İlter Yeşilay, program içerisinde Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Başkanı Esat Erbil’e ile Yönetim Kurulu Üyesi Riyaz Demirci’ye  başarılı çalışmalarından dolayı birer Teşekkür Belgesi sundu.

Güzel bir Cumartesi etkinliğinin daha sonuna gelindiğinde yürekler sıcacık, sözler baldan tatlı, gönüller gönüllere yarendi.

İLESAM Şiir Dinletilerimize şiire, sanata ve kültüre gönül veren herkesi- üyemiz olsun veya olmasın-bekliyoruz.Unutmayın!!!

HABER METNİ :Sibel Unur Özdemir

FOTOĞRAFLAR : Sibel Unur Özdemir-Orhan Vergili

 Okunma Sayısı : 809         07 Mart 2015

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 562022

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.