İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ VE ŞİİR DİNLETİSİ (28 ŞUBAT 2015) “TARIK BUĞRA”

 / ETKİNLİKLERİMİZ

İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ VE ŞİİR DİNLETİSİ

(28 ŞUBAT 2015)

“TARIK BUĞRA”

Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği güncel ve edebi konuları kültür evine taşımaya devam ediyor.

Bu Cumartesi  sohbetinin konusu “Tarık Buğra” konuşmacı  Dr. Yıldıray Bulut tarafından anlatıldı.

Aktüel konuların, edebiyatın, sanatın ve kültürün konuşulduğu, şiirlerin okunduğu program İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’ın yaptığı açılış konuşması ile başladı.

Günün konusu Tarık Buğra’dan ve onun edebi kişiliğinden, yazdığı dergilerden bahsederek programı başlatan İLESAM Genel Başkanı  Mehmet Nuri Parmaksız  aramıza yeni katılan iki değerli üyeyi katılımcılara takdim etti.

Yeni üyelerimiz Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Başkanı Esat Erbil ve Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Riyaz Demirci idi.

Her iki üyemizde kendilerini tanıtarak kısaca kendi coğrafyalarından  bahsettiler. Erbil ve Demirci “Bütün dünyaya kendimizi anlattık. Kendi dilimizi yitirmedik. Soydaşlarımızın da desteği ile Türk dünyası bir arada toplanacaktır.” mesajını verdiler.

Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Başkanı Esat Erbil edebiyata, sanata, kültüre hizmetlerinden dolayı İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’a; Türkmen Edebiyatçı ve Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Riyaz Demirci ise sanata ve kültüre katkılarından ötürü İLESAM Genel Başkan Yardımcısı İlter Yeşilay’a birer plaket takdim etti.

İLESAM Genel Başkanı  Mehmet Nuri Parmaksız  “ İLESAM bir çatı olacak. Türk soylu şair ve yazar arkadaşlarımız bu çatı altında toplanarak bir arada olacaklar. Şimdi değil belki ama ileriki bir tarihte bu birlik ve beraberliğin meyveleri yenmeye başlanacak. Kültürler arasında köprüler inşa edilecek, edebi paylaşımlar, fikir alışverişleri sağlanacak, programlar yapılacak.” diyerek konuşmasını yapmak üzere Dr. Yıldıray Bulut’u kürsüye davet eti.

SAYIN YILDIRAY BULUT’A NOTLARINI BİZİMLE PAYLAŞTIĞI İÇİN TEŞEKKÜR EDİYOR ve AYNEN AKTARIYORUZ…

BİRİNCİ BÖLÜM: TARIK BUĞRA’NIN BİYOGRAFİK YAŞAMI

* Tarık Buğra 2 Eylül 1918’de bir Anadolu kasabası olan Akşehir’de; bahçeli, ahırlı, mahzenleri ve soğutmalığı olan bir evde dünyaya gelir. Babası Erzurumlu Hukukçu Mehmet Nazım Bey, annesi  Akşehirli Tahiroğullarından Nazike Hanım’dır. Buğra’nın kendisinden küçük üç kız kardeşi vardır. Babaları ağır ceza reisliği yapmaktadır ki Küçük Ağa romanındaki ağır ceza reisi tipinin babasından esinlenilerek çizildiği bilinir; Buğra’ya edebiyat zevkini aşılayan ve onun belli bir kültürel alt yapısı olmasını sağlayan kişi babası olmuştur. Annesi ise ümmîdir, okuma yazması yoktur; ancak ehl-i tariktir ve Buğra’ya sahip olduğu din duygusunu aşılayan, ona İslamiyet’i öğreten ve sevdiren kişi olmuştur.

*Babası annesi ile evlendiği zaman, annesi 15 yaşındadır ve adeta Buğra ile birlikte büyümüşlerdir. Buğra’nın üç kız kardeşinden başka bir de Müberrer isimli bir kız kardeşi daha olmuştur. Üç buçuk yaşında ölen bu kardeşinin ismini daha sonra Yağmur Beklerken romanında, romanın baş kişisi Avukat Rahmi Bey’in kızında yaşattığını görmekteyiz.

*Buğra, çocukluğunda babasının kütüphanesinden çok etkilenmiştir. Bu kütüphanede tanıştığı kitaplar arasında Mevlânâ’nın Mesnevîsi, Tarih-i Cevdet, Şerâre, Safahat, Piyâle, Rübâb-ı Şikeste gibi kitaplar yer alır. Buğra’nın para vererek kendine aldığı ilk kitap ise daha sonra aynı gazetede yazıp türlü polemikler yaşayacağı Peyami Safa’nın Cingöz Recai-Aynalı Dolap adlı kitabıdır.

*İlkokuldayken “Çocuk Dünyası” dergisinin ödüllü bulmacasını çözüp gönderen Buğra, bu yarışmayı kazanır ve kendisine bu yarışmanın ödülü olarak

1) Halide Edip Adıvar’dan Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye;

2) Falih Rıfkı Atay’dan Ateş ve Güneş;

3) Reşat Nuri Güntekin’den Yeşil Gece;

4) Ruşen Eşref Ünaydın’dan Damla Damla ve iki de tercüme kitap

5) Monte Kristo Kontu ve Arı Maya’nın Maceraları hediye edilmiştir.

*Buğra ilkokulda iken Reşat Nuri’nin Damga, Çalıkuşu, Akşam Güneşi ve Dudaktan Kalbe romanlarını okumuş bir öğrencidir. Dolayısıyla onun hayatının ilerleyen yıllarında edebiyata ilgi duymaması düşünülemezdi.

*Tarık Buğra’nın daha çocukluk yıllarında ailesiyle yaşadığı evin etrafında askerler dolaşmaktadır. Civardaki aileler, bu askerlerin çamaşırlarını yıkar, onlara su verir. Evlerinin yakınında bulunan Alemdar İptidai Kız Mektebi, askerler için hastane haline getirilmiştir. Evlerin içindeyken bile top, bomba ve afyon sesleri rahatlıkla duyulabilir. Bazen bandolar çalar ve marşlar söylenir. İşte Buğra’daki Milliyetçilik duygusu bu görüntüler sayesinde, bu yaşam biçimi sayesinde, dış güçlerin onlara yaşattığı acılar sayesinde yücelmiş ve kişiliğinin tam da ortasına oturmuştur. Benliğine adeta çivi gibi çakılmıştır. Öyle ki romanları içinde en öneme haiz olan Küçük Ağa’nın çıkış noktası da yine bu günlerdir.

*Buğra, İlkokul ve ortaokulu Akşehir’de;  Lise’yi İstanbul ve Konya’da tamamlar. Üniversite tahsili ise üç kez fakülte ve bölüm değiştirmesine rağmen yarım kalmıştır.

1)İlkokulda Saçayağı isimli başarısız bir roman denemesi yapar.

2)Ortaokulda hocası Rıfkı Melûl Meriç’in isteğiyle bir şiir yazar ve yine başarısız olur.

3)İstanbul Lisesi’nde iken de hocası Hakkı Süha Gezgin’in isteği ile Sakarya adlı derginin yazı yarışmasına katılır. Bu kez başarılı olsa da bu teşvikle yazdığı Osmanlıca Farsça tamlamalarla dolu bir kompozisyon sebebiyle hocası Gezgin’den azar işitir. Bu azar da öyle sanıyoruz ki onun Türkçeye bu denli sevdalanmasının ve dil mükemmeliyetçiliğinin ilk sebebi olmuştur.

*Buğra’nın üniversite tahsili sırasında önce İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine, sonra da Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdığını görüyoruz. Hukuk Fakültesinde iken Fatih Medresesinde kalmaya başladığını ki bu medreseyi İbiş’in Rüyası romanındaki Servili Medrese ile ilişkilendirebiliriz; ayrıca dönemin meşhur kıraathanelerinden Küllük kıraathanesinin müdavimi olduğunu da biliyoruz.

*Buğra Küllük’te, Yavuz Abadan ve Nurullah Ataç gibi isimlerle dostluklar kurmayı başarmıştır. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ali Nihat Tarlan, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Mükrimin Halil Yınanç, Emin Ali Şallı ve eski hocası Rıfkı Melûl Meriç gibi isimlerin sohbetinde bulunmuştur.

*Buğra askerliğini önce Kayseri Pınarbaşı’nda (subay olarak), daha sonra İskenderun hazırlık kıtasında ve en son olarak da Ankara Yedek Subay okulunda yapmıştır. Ankara’da iken Ahmet Ateş, Muvaffak Sami Onat, Halit Tanyeli ve Behçet Necatigil ile tanışma fırsatı bulmuş ve onlarla edebiyat sohbetleri gerçekleştirmiştir.

*Askerlik dönüşünde, aslında ilkin yapması gereken tahsil tercihini yapar ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt yaptırır. Burada Mehmet Kaplan, Kasım Küfrevi ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile dostluklar kurar. Fakat maddi sıkıntılar baş gösterir ve çalışmak zorunda kaldığı için maalesef bu fakülteyi bitiremeden tahsil hayatını sona erdirir.

*Hocalarından Mehmet Kaplan, fakülte öğrencileri tarafından çıkarılan Zeytin Dalı isimli dergide yayınlanmak üzere bir hikaye yazmasını ister. Buğra da ilk hikayesi diyebileceğimiz Kekik Kokusu’nu yazar. Bu hikayenin Kaplan tarafından beğenilmemesi onu kamçılar ve Buğra bunun üzerine hırslanır ve Oğlum adlı bir hikaye yazarak Kaplan’a okutur. Daha sonra Oğlumuz adını alacak olan hikaye Kaplan tarafından çok beğenilir ve Buğra bu hikaye ile Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Hikaye yarışmasına katılır. Kendisine öncelikle Cevat Fehmi Başkut tarafından birinci olduğu haberi iletilirse de daha sonra birincilik Doğan Nadi’nin askerden bölük komutanı olan bir şahsa verilir.

*Bu yarışma ile edebî hayatında bir dönüm noktası yaşayan Buğra, Yusuf Ziya Ortaç’ın Çınaraltı dergisinde yazmaya başlar. Dergide her hafta bir hikayesi yayınlanacaktır. Her hikaye için de 15 lira kazanacaktır. O devir için güzel bir paradır bu. Dönemin en başarılı hikayecisi olarak kabul edilen Sait Faik bile bu kadar para kazanmamaktadır. Buğra’nın dergiye gönderdiği ilk hikaye ise Havuçlu Pilav Meselesi adlı hikayesidir.

*Gazetecilik mesleğine ise Milliyet’te başlar. Burada Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile çalışma imkanı bulur. Çınaraltı’nda ilk romanı diyebileceğimiz Yalnızların Romanı (daha sonra Yalnızlar adını alacaktır), Milliyet’te ise Siyah Kehribar ve Aşk Esirleri  romanlarını tefrika ettirir.

*Bu sıralarda “Bizim Türkiye” adlı bir dergi çıkaran Turgut Evren Buğra’yı arar ve matbaasını kapatacağını ve elinde çok sayıda kağıt bulunduğunu, bu kağıtların israf olmaması için de Buğra’nın kitaplarını basmayı amaçladığını söyleyerek yazara bir teklifte bulunur. Buğra bu teklifi hemen kabul eder. Böylece Buğra’nın basılmış ilk kitabı Oğlumuz ortaya çıkar.

*Buğra’nın gazetecilik yaşamı boyunca çalıştığı diğer gazeteler Yenigün, Vatan, Tercüman, Yeni İstanbul,  Türkiye Spor ve Güneş gazeteleri olmuştur. Yazılarının yayınlandığı dergiler arasında ise Nasreddin Hoca (bu dergiyi babasıyla beraber Akşehir’de çıkarmışlardır), İstanbul Haftası, Yenilik, Yeditepe, Yücel, Beş Sanat, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Küçük Dergi, Yol, Bakış, Argos, Cönk, Hisar dergileri bulunur.

*Buğra’nın hayatı boyunca iki evlilik yaptığını biliyoruz. İlki Edebiyat Fakültesinde tanıştığı hikayeci Jale Baysal’dır. Buğra Jale Baysal ile 18 yıl evli kalmıştır. Jale Baysal şu anda İstanbul Üniversitesinde Kütüphanecilik bölümünde öğretim üyesidir. Bu evlilikten Ayşe adında bir kızı olur. Ayşe Buğra şu anda Boğaziçi Üniversitesinde iktisat alanında profesör olarak görev yapmaktadır.  Buğra’nın ikinci evliliği Hatice Bilen ile olmuştur. Buğra’nın vefatına kadar eşler birbirlerine son derece bağlı ve mesut bir hayat sürdürmüşlerdir.

*Buğra konuşmamızın başında da belirttiğimiz gibi 26 Şubat 1994 tarihinde vefat etmiştir. Kendisi kanser hastası iken vefat etmiştir ve annesi Nazike hanımın yanına gömülmüştür.

İKİNCİ BÖLÜM: TARIK BUĞRANIN DİL, EDEBİYAT, SANAT, TENKİT VE GAZETECİLİK HAKKINDAKİ FİKİRLERİ

*Tarık Buğra, yapı olarak talihe inanmayan, şansa güvenmeyen; ancak kadere bağlılığı ile bilinen ve “kader olandır” düsturuyla hareket eden bir yazardır. Yazarlık ona göre meşakkatli bir iştir. Ailesiyle küçükken gerçekleştirdiği mecburi Akşehir-Siirt göçü onun için mükemmel bir kaynak oluşturmuştur.

*Onun dil, edebiyat ve sanat hakkındaki görüşlerini sorular ve cevaplar üzerinden açıklamaya çalışacağız.

*Buğra’nın dil ile ilgili olan görüşleri nelerdir?

*Mükemmeliyetçi bir dil kullanımı olan yazar, samimi ve içten bir anlatımla okuyucularına ulaşmaya ve onlara vermek istediği mesajı doğrudan vermeye çalışır. Öztürkçeyi bir masal olarak görür . Kullandığı Türkçenin milletin kullandığı Türkçe olmasına dikkat eder. Halkın birbirleriyle iletişime geçerken kullandığı kelimeler, hitap ifadeleri ve ünlemlerle süslü günlük konuşma dilini tercih eder. Bazı hayalleri ve motifleri romanlarında tekrarlar. Yazılarına çoğu zaman lirik bir hava vermeye çalışır. Karşı olduğunu sıklıkla ifade etmesine karşın şive taklitçiliğine de başvurur ve taklitleri de son derece başarılıdır. Neden başarılıdır? Çünkü romanlarının çoğu kasaba merkezlidir. Romanlarında deyim, atasözü kullanımı, yöresel sözler ve dil sapmaları sıklıkla yer alır. Terim kullanımını ise nadir gerçekleştirir.

*Ona göre dilini kaybeden millet, milletliğini kaybeder. Devlet kuramaz. Hür ve bağımsız yaşayamaz. Bir devletin millî dili  ne kadar sağlamsa, o devlet o oranda sağlamdır. Dil ile kültür birbirlerini bütünleştirir ve ayrı düşünülemezler. Bir milletin ortak kültür öğelerinden en önemlisi dildir görüşündedir.

*Fakat Buğra, 1950’lerden itibaren ülkemizde dilin giderek bozulduğunu savunmaktadır. Dili özellikle bozan hikayeci, romancı ve şairlerimizin dili bozdukları ölçüde başarılı kabul edildiklerini söyler. İmlanın, gramer yapısının, cümle yapısının yok olduğunu ifade eder. Dilimizi bir gecekonduya benzetir. Ortada doğru dürüst bir dilbilgisi kitabı olmadığını belirtir. Dünyada arı, saf bir di