“Namık Kemal” İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve ŞİİR DİNLETİSİ (06 Şubat 2016)

 / ETKİNLİKLERİMİZ

“Namık Kemal” İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve ŞİİR DİNLETİSİ

(06 Şubat 2016)

“Namık Kemal”

Edebiyatın, sanatın, kültürün ve aktüel konuların konuşulduğu, şiirlerin okunduğu etkinliklerine devam eden Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin çatısı altında güzel bir Cumartesi etkinliği daha 06 Şubat 2016 tarihinde yüreklerdeki yerini aldı.

İLESAM Ankara Şubesi Başkanı Turan Durak Düz tarafından yapılan açılış konuşması ile başlayan program Yard. Doç. Dr. Erdoğan Kul’un “Namık Kemal” temalı konuşması ile devam etti.

Kul, konuşmasında Namık Kemal’in hayatından, eserlerinden, arkadaşlarından, vatan sevgisinden bahsederek Kemal’in eserlerinde işlediği konular üzerinde durdu, şiirlerinden örnekler verdi.

Yard. Doç. Dr. Erdoğan Kul’a “Namık Kemal’in düşünce dünyasına ana çizgileriyle yaklaşımı” içeren konuşma metnini bizlerle paylaştığı için teşekkür ediyor ve notlarını aynen aktarıyoruz:

Osmanlı Devleti’nde askerî, hukuki, siyasal, toplumsal bakımlardan modernleşme çabasının baş gösterdiği ve bu yönde çeşitli yenileşme hareketlerinin ortaya çıktığı Tanzimat döneminin en önemli adlarından biri olan Namık Kemal’in, edebiyatçı kimliğinin yanı sıra düşünce ve eleştirilerini cesurca ortaya koyduğu gazete yazılarıyla da hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında pek çok aydını ve devlet adamını etkilediği bilinmektedir. Devlet yönetiminin ve toplumsal yaşamın hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi modern kavramlar üzerinde şekillenmesi için yurtsever duygularla verdiği mücadele, hem edebî eserleri hem de düşünce yazıları aracılığıyla geniş bir okur kitlesinde yankı bulmuştur.  Onun 1279’da (M 1862) Tasvir-i Efkâr’la başlayıp Ziya Paşa’yla Londra’da çıkardığı Hürriyet’le, yurda dönüşünden sonra ise Diyojen, İbret, Hadika gibi gazetelerle devam eden yazı yaşamı boyunca kaleme aldığı imzalı imzasız yüzlerce yazı; ülkemizde hâlen güncelliğini koruyan pek çok meselenin temellerine ilişkin önemli ipuçları barındırmakta, bunların tarihsel arka planına da ışık tutacak saptamalar içermektedir.

            Namık Kemal’in düşüncelerinde öne çıkan ana noktaları şöyle özetleyebiliriz:

  1. Siyasi Tarih

            Onun, üzerinde ısrarla durduğu konulardan başında “Doğu sorunu” gelmektedir. “Şark Meselesi” başlığıyla numaralandırarak yayımladığı üç yazıda, meselenin nedenlerini ve çözüm yollarını ortaya koymak ister.. Birinci yazısında, öncelikle sorunun nasıl algılandığını saptamaya çalışır. Ona göre “Şark meselesi,”  Osmanlı topraklarında yaşayan toplulukların mezhep ve eğilimlerindeki farklılıklarla birlikte İslam’ın Batı uygarlığı ile uyuşması olanaksız sanıldığı ve Avrupa kamuoyu buralardaki mezhep davasında devletin hakkaniyeti çiğnediğine inanarak her olayda daima mağdur saydığı grupları korumak istediği için ortaya çıkmış kabul edilmektedir; ama meselenin esası, hükümetler arasındaki politik çıkar yarışı ve bazı yöneticilerin mevki düşkünlüğüne dayanmaktadır. Osmanlı her ne kadar değişik etnik köken ve mezhebe mensup topluluklardan oluşmaktaysa da bu topluluklar aynı coğrafya içinde kaynaşarak bir bedenin azaları gibi ayrılmaz bir yapıya kavuşmuşlardır; devletten koparak bağımsız yaşama gücünden de yoksundurlar. İslam’ı günümüz uygarlığı ile bağdaşmaz sanan Avrupalıların tezini çürütmek aslında kolaydır. Örneğin, Batı ile kaynaşmaya başladığımız zamanlarda yapılan köklü düzenlemeler eğer şeriat adına ilan edilmiş olsaydı ve bütünüyle uygulanması mümkün olmayan “Ceza Yasası” Fransa’dan aşırılacağına fıkhın “cezalar” bölümü düzenlenseydi, İslam’la uygarlığın çeliştiği düşüncesini doğuracak zemin ortadan kalkardı. Şimdi yine zamana uygun olarak bu yapılabilirse, Avrupa’ya, Osmanlı’daki adaleti beğeni ve hayretle alkışlamaktan başka bir şey kalmaz. Osmanlı’nın farklı topluluklar için izleyeceği politikalarda temkinli davranması ve bazı politik nedenlerle Avrupa’ya hoş görünmeye çalışması doğaldır; bu, Doğu sorununun varlık ve devamına yol açan bir neden olarak görülemez. Osmanlı, hem bünyesindeki unsurlara hem de ilişki içinde bulunduğu devletlere karşı en başından beri şanına yakışır biçimde muamele etmiş, savaş zamanlarında gösterdiği büyüklüğü barış dönemlerinde de göstermiştir. Ancak, I. Mahmut döneminden sonra Osmanlı’nın ezici gücü gurura, mahareti hayale dönüşmüş; devlet, şanının gereği sayılan temkinli gücünü ve ağırbaşlılığını yitirerek Rusya’ya dört kez savaş açmış, ortaya çıkan bu orantısız güç mücadelesinde maddi manevi bozgunlara uğrayarak Avrupa’daki topraklarının yarısından fazlasını elinden çıkarmıştır. II. Mahmut politikası ise uygulamaya çalıştığı tarzın yeniliğine bağlanabilecek eksikliklerden kurtulamamıştı. Yalnız o zamanın hâlini anlamaya çalışmak bile Doğu sorununun devletler arasındaki çekememezlikten başka gerçek bir kaynağı olmadığına ilişkin yeterince kanıt sunmaktadır. Batı devletlerinin bakış açılarını ve meselenin mahiyetini en önce idrak eden ise Reşit Paşa’dır. 

Girit sorunuyla ilgili saptamalarının bir bölümünü “Yine Girit Meselesi Tazelendi” başlıklı yazısında dile getiren Namık Kemal; Sadrazam Ali Paşa’nın bu konudaki ifadelerinin ve isyan kıvılcımının yok olma aşamasına geldiğine ilişkin Girit gazetesinde yer alan müjdeli haberlerin yalan olduğunu söyler. Girit, güvenliğinin yeniden sağlanması bir yana, artık elden tamamen çıkma noktasına doğru gitmektedir; çünkü takım takım gönüllü askerler yazılıp Şira’dan gemilerle götürülmekte, sürekli yiyecek ve mühimmat takviyesi yapılmakta, gönüllü askerlere hem birkaç aylık maaşları peşin ödenmekte hem de elbise verilmektedir. Bu yardımların, bu paraların kaynağı nedir? Önceleri Girit İsyanı’na yardım için Şira’da resmen teşekkül eden Yunan Komitesi, gerekli yardımı Avrupa’daki Rum tüccarlardan sağlıyordu; ama iki aydır bunlar tarafından bir kuruş gönderilmemektedir. Babıali bu para kaynağının Yunan Devleti olduğunu sanıyordur; ama Yunan Devleti, Kral Yorgi’nin aylığını bile vermekten âciz durumdadır. Rusya’nın ekonomik durumundaki bozukluk göz önüne alınırsa bu yardımı tek başına o devletin de sağlamayacağı anlaşılır. Bu işe ortak olan ve asıl önemli kaynağı sağlayanın Amerika’dır. Amerika’nın Girit’e ilişkin yeni niyeti, farklı kıtalarla ticari ilişkilerde buranın güvenlik noktası sağlayacak konumuna ve Avrupa ile ticari ve siyasi ilişkiler için planladığı politikalar açısından önemine göre oluştuğu için buradaki isyana destek olmakta, maddi katkılar sağlamaktadır.

            Gerileme ve çöküş dönemlerinde Osmanlı için Batılıların kullandığı “hasta adam” yakıştırmasına aynı adı taşıyan bir yazısında değinen Namık Kemal,  bu hastalığın hakikatini “yetersizlik”e bağlar: Adam yetersizliği, mal yetersizliği, asker yetersizliği, sebeplerin yetersizliği… Bu yetersizliklerin kaynağı da baskıcı yönetimdir. Hastalığın tedavisini yapacak doktorlar bizzat hastalığın kendisi olmuş durumdadır. Vaktiyle halkına, bilginlerine değer veren, bağlayıcı ortak ilkelerin dışına çıkmayan, bu ilkeler doğrultusundaki eleştirilere de açık olan ve özeleştiri yapabilen kişilerin yönettiği Osmanlı Devleti’nde şimdi gidiş tam tersine dönmüş, bu hastalık ortaya çıkmıştır. Her şey sanki Babıali’nin tekelinde; halkın ise adı bile anılmıyor. Padişahın, halkına zulmetmekten başka iktidarı kalmamış. Devletin bu hastalıktan kurtulması, halka özgürlüğünü iade etmesine ve yönetimde şeriata uymasına bağlıdır. Kurtuluş için “mahkeme” denince “yasa,”  “memur” denince “hizmetçi,” “halk” denince “meşru egemenlik” anlaşılır hâle gelmelidir.

            Osmanlı hakkındaki önyargılı yakıştırmaların ne tür eksik ve yanlış bilgilerden kaynaklandığı konusuna, “Avrupa Şark’ı Bilmez” başlıklı yazıda değinilmektedir. Avrupa’nın hem İslam hem de Osmanlı hakkındaki olumsuz önyargılarının ve kavrayış kıtlığının nedeni, bilgi kaynağı olarak bazı iftiraları, dayanaksız söylentileri esas almasıdır. Avrupa dillerinde, Doğu’ya ilişkin ciddiye alınabilecek bir kitaba rastlanamamaktadır. Aralarında güya en saygını kabul edilen d’Ohhson ve Hammer’in yazdıklarında bile sayısız yanlış ve yalan vardır. Bunların İslam’la ve Müslümanlarla ilgili yazdıklarını okudukça, bahsettikleri Muhammedî şeriat mıdır yoksa Çin kanunu mudur, anlaşılmaz. Çarpıtmalarla, asılsız bilgilerle dolu bu eserleri okuyan Batılının Doğu hakkındaki cehaletini anlamak mümkündür. İnancımızı, yaşantımızı, tarihimizi anlatmak eteryaların yazdığı kitaplara kaldıkça sonucun böyle olması da kaçınılmazdır. Aydınlarımız, bu işi başkalarının insafına terk etmeden, onların diliyle bizi Avrupa toplumlarına doğru tanıtacak kitaplar yazmalıdır.

  1. Devlet Yönetimi

            1865’te teşkilatlanan ve anayasal bir yönetimi savunan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin bir üyesi olarak Namık Kemal, bu doğrultudaki yazılarında demokratik bir sistemin altyapısını hazırlayan düşünceler ortaya koyar. Cemiyetin öbür üyeleri gibi o da bu yeni düşüncelerine ve mücadelesine meşruluk kazandırmak amacıyla yer yer İslam tarihinden ve İslami kaynaklardan aldığı kimi terimlere başvurarak kamuoyunun olası tepkilerini dışarıda bırakmaya, tezlerinin İslami hükümlerle bağdaştığını göstermeye çalışır. O süreçte bu amaca yönelik olarak “şûrâ,” “meşveret,” “bîat,” “ehl-i hall ü akd” gibi sözcüklerin çok kullanıldığı, “İşte, onlarla istişare et.” anlamındaki Kuran ayetinin (Âl-i İmran, 159) özellikle öne çıkarıldığı görülür. Namık Kemal, bu ayeti bir yazısına doğrudan başlık olarak koymuştur: “Ve Şâvirhüm Fi’l-Emr.”

            Yazıda, özgürlüğün insana Yaradan tarafından doğuştan bağışlandığı, insanlığın geleceğinin bu kavrama bağlı olduğu, toplumunsa bu nimeti koruyacak bir güç oluşturma ödevinin bulunduğu belirtilip Osmanlı Devleti’ndeki mevcut yönetim anlayışının bu açıdan taşıdığı sıkıntılara işaret edilir. Hükümet ne zaman, nerede, ne biçimde olursa olsun bireylerin özgürlüğünü en az sınırlayacak yolda olmalıdır. Hükümeti o adalet dairesinde tutmak için iki esaslı çare vardır: Birincisi, hükümetin ana düzenlemelerini gizlilikten kurtararak âleme ilan etmek; ikincisi, yasa yapma gücünü yöneticilerin elinden almak anlamına gelen “usûl-i meşveret”tir. Devlet, manevi bir kişiliktir; yasa yapmak onun iradesi, uygulamak da fiilleri hükmündedir. Bunların ikisi tek elde oldukça hükümet, mutlak belirleyicilik konumundan kurtulamaz. Egemenliğin halka ait olması uyarınca herkesin hükümete nezareti ve resmî işlerin yazılı ya da sözlü muhakemesinde gerektiği ölçüde özgürlüğü gibi kurallar açıkça belirtilerek bu yolda bir temel düzenlemeler buyruğu ilan edilsin ki Osmanlı Devlet yönetiminin gerçekten de özgürlük ve adalet üzerine kurulu olduğuna inanılsın.  Bunun zorunlu sonucu da “usûl-i meşveret”tir. Devlet, şimdiki baskıcı yönetim anlayışını değiştirmezse kuşkusuz batar. Bu hâlde kalındıkça, yabancıların iç işlerimize müdahalelerinin de önü kesilemeyecektir. Gerek iç gerekse dış politikada ortaya çıkan belalardan kurtulmanın “usûl-i meşveret”ten başka yolu yoktur. O zaman hem devlet bünyesindeki unsurların özgür olduğu açıkça ortaya çıkar hem de Avrupa bize uygar bir millet gözüyle bakıp daha saygın bir gözle bakar. Hem halkta da mevcut yönetime karşı fevkalade bir nefret ve güvensizlik olduğu ortadadır. Halk oylaması zehir değil, bizzat sıhhatin kendisidir. Doktorun tedavisiyle insanın sağlığına kavuşması nasıl dört unsurun yardımına muhtaç ise yöneticilerin izleyeceği yol ile, manevi bir kişilik hükmünde olan devletin mizacının düzelmesi de onun birleşik unsurları olan halkın yardımına bağlıdır.

            Namık Kemal, bu konudaki görüşlerini “Usûl-i Meşveret Hakkında Mektuplar” başlıklı sekiz yazısında açımlamayı sürdürür. Bu yazı dizisinin ilkinde, gücü elinde bulunduranların yönetime de hak kazandıkları düşüncesine karşı çıkan Namık Kemal, bunun karşısında halkın egemenliğine onay vermenin cumhuriyet fikrini doğurabileceği olasılığını doğal karşılar. Hatta İslam’ın başlangıcındaki yönetim biçiminin de bir tür cumhuriyet olduğunu öne sürerek, Hz. Ebubekir’in halife olması üzerine Hz. Ali kırgınlığını ifade edince Hz. Ömer’in ona, “Sizin üstünlüğünüz ortadadır, ama halk onu istedi.” demesini hatırlatır. Osmanlı Devleti de Yeniçeri Ocağı kalkıncaya kadar ümmet iradesi ve bir tür usûl-i meşveretle yönetilmekteydi. Kışlalar, silahlı birer Meclis-i Şûra-yı Ümmet hükmündeydi; ama zaman içinde çıkan karışıklıklar, yaşanan sorunlar neticesinde ümmet iradesi arada mahvolup gitti. İşte halk çoğunluğunun hem egemenlik hem de nezaret hakkını bizzat icra edememesi sonucunda fitneler çıkmakta, canlar kaybedilmektedir. O yüzden nezaret hakkı, yönetim icrası gibi zorunlu olarak seçilmiş bir partiye kalacak. O partinin meşru ve yararlı bir biçimde nezaret etmesi için vekil kılınması gerekir. Bu esas belirlenince, işin biçim ve ayrıntıları için meşrutiyetle yönetilen devletlerden birinin yasa ve yönetmelikleri incelenerek kendi koşullarımıza uygun yeni düzenlemeler yapılabilir. Bu açıdan Fransa örnek tutulabilir. Orayı bir imparator, vekillerinin ve üç meclisin yardımıyla idare etmektedir. Vekiller, yalnız imparatora karşı sorumludur; yönetim biçiminden halka karşı doğabilecek sorumluluk ise yalnız imparatora aittir.

  1. Askerlik

            “Askerlik” başlıklı yazısında Namık Kemal, Osmanlı ordusunun son yıllarda aldığı yenilgilerin temelinde yatan bazı nedenleri ortaya koymaya ve çözümü için öneriler getirmeye çalışır. Yüzyıllar boyunca sayısız askerî başarı elde etmiş bir devletin, bir dönemden sonra yenilgilere uğramasının en başta gelen nedeni olarak askerlerin düzensizliğini ve ordunun, askerî alandaki yeni bilgi ve keşiflerden yoksunluğunu görür. Başka bir neden de askerlik görevinin yalnızca bir topluluğa özgü kılınması ve askerî yönetimin bir merkezde birleştirilememesidir. Bu, ömrünü silah elde geçirmek zorunda kalan Müslüman ve Türkler için hak ihlalleri ve gelir bölüşümü adaletsizliğine de yol açmaktadır. Bir zamanlar böyle bir uygulama yoktu. Hristiyanlar birkaç kuruş bedel ile değil,  çocuklarını yeniçeri kışlalarına emanet etmekle yurt korumasına katılırlardı. Kürtler, Araplar ellerine silahı, devlet askerlerine karşı kullanmak için değil, düşmana karşı koymak için alırlardı. Yirmi yaşından yetmiş yaşına kadar bütün halkı askerî eğitimden geçirmek zorunludur; çünkü büyük devletlerin de hemen hemen tamamı, askerlik görevini –istisna kabul etmeyecek biçimde- genelleştirmeye çalışıyorlar. Şu bir gerçek ki topluca silahlanmış bir millete karşı sadece ordu ile karşı koyabilmek mümkün olmaz. Bazıları, farklı din ve ırktan olanların askerlik yapmasındaki sakıncalardan söz ediyor. Oysa onların memnuniyetsizliği yurdun ya da hükümetin kendisinden değil, idare ediliş tarzındandır. Bu, Müslüman tebaa için de geçerlidir. Ne zaman yönetimimiz halkı gerçekten memnun edecek bir hâle gelirse, hangi ırk ya da mezhepten olursa olsun, bütün vatan evlatlarının ellerine silahları korkusuzca teslim edebiliriz.  Devletimiz için en başta gelen amaç, bu iki gerekli güç kaynağını sağlamaktır.

  1. Hak ve Özgürlükler

            Namık Kemal’in düşünce planındaki bütün yaklaşım ve yorumlarının hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi çağdaş kavramlarla yoğurulduğu bilinmektedir. Şinasi’yle başlayan bu duyarlılığın, gerçek bir özgürlük tutkunu olan ve yeri geldiğinde bunun bedelini ödemekten çekinmeyen Namık Kemal tarafından belirli bir olgunluk düzeyine getirildiği bir gerçektir. Bu kavramlar etrafında genişleyerek sonraki dönemlerde ve günümüzde de sık sık gündem konusu olmaya devam eden meselelere yaklaşım açısından onun, Cumhuriyet dönemi aydınlarımıza öncülük yaptığı yadsınamaz.

            “Hürriyet-i Efkâr” başlıklı yazısında, özgürlüğün insandaki seçme iradesinden, bu iradeninse onun fikir sahibi oluşundan geldiğini belirten Namık Kemal; özgürlüğün temelinde düşünme yetisi bulunduğunu önemle vurgular. İnsan bedenine hangi işkence uygulanırsa uygulansın, isterse beyni taşlarla parçalansın, yine de onun zihinsel kabullerini değiştirmek mümkün olmaz.

            Namık Kemal’in, “düşünce özgürlüğü” gibi zihin yorduğu konulardan biri de “eşitlik”tir. “Müsâvât” başlıklı yazısında, öncelikle, herhangi bir yönden birbiriyle dünyada tam olarak eşit iki insan olamayacağını belirterek insanların hangi ırka, inanca, ahlaka mensup ya da nasıl bir güce ve yeteneğe sahip olurlarsa olsunlar aralarındaki hiçbir görece farklılığın hukuk açısından üstünlük-alçaklık zemini yaratamayacağı gerçeğinin altını çizer. Bu noktada, eşitlik açısından uygun bulmadığı bir uygulamadan da yakınır ve şu soruyu sorar: “Biz Müslümanlar, vatanımıza hem paramızla hem canımızla hizmet ederken farklı dinlerden olan öbür yurttaşlarımızın yalnızca para ile hizmet etmesi; bize okçuluğun, onlara köşe başı sarraflığının takdir edilmesi acaba Allah katından verilen bir buyruk mudur?”

            Yukarıdaki soru etrafındaki eleştirel yaklaşımlar, “Acaba İstanbul’dan Niçin Vergi ve Asker Alınmaz?” başlıklı yazıda sergilenir. Yazıda, askerlik ve vergi konusundaki uygulamanın İstanbul dışındaki bölgelerle İstanbul’da farklılık göstermesi, eşitliğe aykırılığı bakımından eleştirilir. Bütün ülke halkı vergi vermekle mükellef olduğu hâlde yalnız bir kentin insanlarının bundan muaf tutulması, taşra delikanlılarına yurt savunması için askerlik yaptırıp o kentin çocukları arasında mülazımdan aşağı askerlik yapanın bulunmaması eşitliğe aykırı bulunur. Ayrıca, canını dişine takarak yılda birkaç kilo buğday yetiştirebilen bir çiftçi çeşitli adlar altında devlete vergi verirken, İstanbul’da, oturduğu yerden günde binlerce altın devreden bir bankerin hazineye bir kuruşluk katkısının bulunmamasındaki hak ve adalet dışı çelişkiye dikkat çekilir. Yurttaşların, hak ve sorumluluklar açısından eşit muameleye tabi tutulmasının gereği ısrarla vurgulanır. 

  1. Toplumsal ve Bireysel Ahlak

            Birey ve toplum açısından bir tür davranış bozukluğuna yol açan tutarsızlıkları ortadan kaldırmanın en kestirme yolu, yazara göre, İslam inancının ahlak anlayışına sarılmaktır. İslam’ın ahlak anlayışını eksik ya da geri bulan Batılılara şiddetle karşı çıkarak dünyada, ahlakı hukuk dairesine almış, herkesi kazancının en az kırkta birini yoksullara vermeye mecbur bırakmış başka bir inanç sisteminin daha olmadığını söyler. İslam’ın ahlak anlayışı, güçlü karşısında pasif ve teslimiyetçi olmayışından ya da kişilere kendi köşelerine çekilmeyi emretmeyişinden dolayı eleştirilemez; ahlak da bu değildir. Peygamberin vefatından sonra Müslümanların yöneticisi olan dört halife, hak ve eşitlik konusunda en küçük bir ayrımcılık göstermemiş, kendilerine de ayrıcalıklı bir konum hazırlamamışlardır. Savaşta, barışta, varlıkta, yoklukta, emir ve yasaklara uymada o insanlarla tamamen aynı koşulları yaşamışlar, kendi benliklerine yönelik en küçük bir çıkarın peşinde olmamışlardır. Doğruluk, adalet, kardeşlik sınırları dışına çıkmamak için azami gayret göstermişlerdir. Bunların, tarihlerce kaydedilmiş pek çok örneği vardır. Erdemlilik ve ahlaki üstünlük, yalnızca dört halife devriyle sınırlı değildir; İslam tarihinin Ebu Ubeyde, Abdurrahman ibn Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Said bin Zeyd gibi sonraki yıllarda ortaya çıkan pek çok ismi de aynı anlayışın en duyarlı temsilcileri olmuşlardır. Güzel ahlakı anlatmak için sıralanabilecek her üstün nitelik, gerek yönetici konumunda olsun gerek yönetilen, başlangıcından beri mensuplarına İslam dininin kazandırdığı özelliklere denk düşer. İslami terbiyeyi yetersiz, İslam ahlakını eksik bulanlar ya iyi ile kötüyü ayırt etme yetisinden yoksun ya da kasıtlıdırlar.

            İslam ahlakına koşulsuz bağlılığını ve övgülerini tarihten verdiği pek çok örnekle de destekleyerek ifade eden Namık Kemal, Müslümanlara, bu ahlakın bir gereği olarak Giritlilere maddi yardım çağrısında bulunur. “İyilik üzere yardımlaşın.” anlamına gelen “Teâvenû ale’l- birr” (Maide, 2) ayetini başlık olarak koyduğu yazısında, bu yardımlaşmanın dinî ve ahlaki boyutuna da vurgu yapar. 

  1. Dil ve Edebiyat

Namık Kemal; doğallıktan uzaklaşmış, gerçeğe yabancılaşmış bulduğu Divan edebiyatına ve onun diline olumsuz eleştiriler yöneltir. “Edebiyat Hakkında Bazı Mülâhazât” başlıklı makalesinde, dili ve edebiyatı yozlaştırdığını düşündüğü etkenleri saptayıp bunlar için çözüm yolları aramaya çalışır. Eleştiri ve önerileri, dil ve edebiyat alanında köklü bir anlayış değişikliğini, modern bir dönüşümü işaret eder. Yazıda, edebiyat için doğrudan bir tanım yapmaz; ama edebiyatın nasıl olması gerektiğini, daha çok söz-anlam ve bir ölçüde biçim-içerik ilişkisi etrafında yoğunlaşan düşünceleriyle ortaya koyar. Ona göre, insanoğlunun yeryüzünde bırakabileceği eserler arasında sözden daha kalıcı olanı yoktur. Söz, binlerce yıl geçse de tazeliği, yeniliği tükenmeyen, düşünce ve tasarımların dolaşımına hizmet için Tanrı’dan vekil kılınmış bir latif varlıktır; ama her zaman ve herkes için bu niteliğini koruyabilmesi, anlamının sağlamlığı ile endamının uyumu muntazam bir düzenlenişle sağlanmışsa gerçekleşir. Anlatım güzelliğinden yoksun bir eserin içerdiği gerçekler, başkalarının malı olacak biçimde pek kolay aşırılabileceğinden, mahfazanız cevhere benzer. Bir eserin kalıcılığına, anlamındaki sahihlik ile anlatımındaki kusursuzluğun birleşmesi kefil olur. Bilge edebiyatçılardan biri; içerikteki bilgi çokluğunun, garip olayların, hatta yeni buluşların bir eserin kalıcılığını garantileyemeyeceğini belirtir ve bunların insanın dışında bulunduğunu, beyanın ise aynıyla insan olduğunu söyler. İnsanların düşüncelerini değiştirmede de söz, kılıçtan daha etkilidir. Söz, toplumsal ahlakın güzelleşmesine de katkı sağlar. Bu kadar incelikli bilginin, evrene ve dünyaya ait olayların öğretilmesindeki kolaylık; anlatımda açıklık, özlülük, düzgünlük gibi edebî kurallara uyma sayesinde gerçekleşebildiği için edebiyat, eğitim-öğretimin temel ihtiyaçlarından biri sayılmaktadır. Edebiyat, milletin birliğini, bütünlüğünü ve devamlılığını sağlamada da önemli bir işlev görür. Onsuz bir millet, dilsiz insan gibidir. Bu kadar önemli olan edebiyat, bizde de aşırı derecede rağbet görmektedir; ama ne yazık ki edebiyatımız, ona bu güzelliği kazandıran vasıfların tümünden yoksun gibidir. Söz süslemeleri bir yana bırakıldığı takdirde hakkıyla beğeniye layık olabilecek bir edebî eserimiz yok. Düzyazı alanında söz ve fikir bakımından doğallığıyla insan doğasını etkileyerek ahlaka hizmet edebilecek eserlerimiz bulunmadığı gibi, en büyük dayanağı ikiyüzlü abartmalar ve kalender meşreplikten ibaret olan manzum eserler de ahlak bozukluğunu özendirecek niteliktedir. Anlamında güzellik bulunmayan bir esere, içerdiği sözlerde birlik ve uygunluk bulunması fayda vermez. Edebiyatımızda anlam, sanat uğruna feda edilegelmiştir. Ayrıca doğru dürüst yazabilmek için uzun yıllar boyunca Arapça ve Farsça kurallarını öğrenmek gerekmektedir; oysa bu sürenin önemli bir kısmında insanlar başka bilgilerle donanabilir. İstanbul’da okuma yazma bilenlerin belki onda biri bile yaygın ifadelerle yazılmış bir belgeyi ve hatta haklarını öğrenebileceği yasa hükümlerini bile anlayamaz. Edebiyatımıza Doğu ve Batı dillerinden geçmiş olan söyleyiş özellikleri galip gelerek anlatımda akıcılığa ve kıvraklığa zarar vermiş, konuşma üslubu ile yazı üslubu birbirinden iyice ayrılmıştır. İnsanlar konuştuğu gibi yazmaktan, yazdığı gibi konuşmaktan utanır olmuşlardır; oysa asıl utanılması gereken, bu ikili durumdur. Eserlerimiz doğallıktan yoksun, gerçeklikten uzaktır. Edebiyat da ıslaha muhtaçtır. Bu yolda yapılması gerekenler şunlardır:

-           Dil kurallarını mükemmel bir biçimde düzeltilmek ve düzenlemek. Bunun için elde mevcut bulunan Kavâid-i Osmaniye’nin [Cevdet Efendi ile Keçecizade Mehmet Fuat Efendi’nin birlikte hazırladıkları dilbilgisi kitabı], eksikleri tamamlanıp yanlışları düzeltilerek öğretimde esas alınması, benzeri Arapça ve Farsça kitaplara göre öncelenmesi gerekir. Edebî bilgileri başka dilden öğrenen kişi, kendi dilinin edebiyatında taklit şaibesinden kurtulamaz. Yeniliğin ise icat demek olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. 

-           Sözcükleri, yaygın kullanım dairesinde sınırlandırmak. Bu, Türkçeye özgü muntazam ve mükemmel bir sözlük oluşturmakla mümkündür.

-           Yazım ve anlamca dilsel ögeler arasında görünüşte var olan birliği, gerçek bir birlik hâline getirene kadar güçlendirmek. Bu, sözcüklerin galatımeşhur denen yaygın ve benimsenmiş kullanımının, kaynak dildeki özgün biçimlerine tercih edilmesine bağlıdır. 

-           Anlatılmak istenen ile anlatım biçimini dilin doğasına göre uygunlaştırmak ve yenileştirmek. Bunun için, mevcut eserler arasında doğal anlatım biçimine sahip olanlardan alınacak metinlerle karşılaştırmalı bir seçki hazırlamak ve o seçkiyi okullarda okutmak gerekir.

-           Anlatımı, doğal güzelliğine engel olan külfetli sanatlardan arındırmak. Bunun yolu, dilimize özgü bir belâgat kitabının hazırlanıp ders kitabı olarak okutulmasıyla açılır.

“Muâhezât-ı Edebiyeyi Hâvî Bir Mektup,” Namık Kemal’in edebiyatla ilgili görüşleri açısından yaptığı bir eleştiri örneğidir. Şiirlerini topladığı Mecmua-i İrfan adlı eserin önsözünde yeni edebiyat taraftarlarını “kadir bilmezlik” ve “eski edebiyat karşıtlığı” ile nitelendiren İrfan Paşa’ya cevaben yazılmış bu yazıda Namık Kemal, iğneleyici bir dille İrfan Paşa’nın şiirlerini ve savunduğu edebî anlayışı –yer yer alaya alarak- eleştirir. İrfan Paşa,  “yeni yetmeler” (nev-resîdegân) olarak adlandırdığı gençlere yönelik bu küçümseyişiyle Namık Kemal’in şimşeklerini üzerine çeker. İrfan Paşa’nın, yaklaşımıyla eskileri taklitten ibaret bir tarzın içinde bulunduğunu belirtip o ölü sevici anlayışa bağlı kalarak güzel bir eser ortaya koymanın olanaksız olduğunu öne sürer. Bu anlayış, edebiyatı kendine yabancılaştırmıştır. Özellikle benzetmelerde görülen abartılar, estetik ölçütlerin ve anlamlandırılabilirliğin iyice dışına çıkmaya başlamıştır. Sanat uğruna anlamı feda etme alışkanlığı, ortada ne anlam ne de sanatsal hüner bırakacak noktalara gelmiştir. İmgelemde herhangi bir karşılık bulamayan bağdaştırmalar, kendi içinde ve birbirleriyle çelişen ifadeler, aralarında anlam birliği sağlanamamış dizeler, özgünlük ve güzellikten yoksun zorlama söyleyişler edebiyat dairesi içinde düşünülemez. Nazımda en büyük kabul edilen Nef’i ile nesirde en büyük kabul edilen Veysi bile bu çıkmaza saplanan örnekler vermişlerdir. Sözü vezne uydurmak ve uyaklı söylemekle şiir yazılmış olmaz; dikkat edilmesi gereken asıl incelikler de bu bahaneyle görmezden gelinemez. Eski edebiyatçılarımızla onlara uyanların, “Bir düşünce vezniyle, kafiyesiyle söylenince akla değil dine bile muhalif olsa hükümsüzdür” anlayışını terk etmek zorundayız.  Anlamı tamamen bir yana bırakarak sırf dış yapıya ilişkin ögelere yoğunlaşmak, kimi zaman sözcüklerin yapısını bozmaya, kimi zaman sözcük seçiminde hataya ve gereksiz sözcükler kullanmaya, kimi zaman da metinde bilgi kusurlarına yol açmaktadır. Sözcüğün vezin ya da kafiye altına girdikten sonra anlam ih