“Musiki Edebiyatı” İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve ŞİİR DİNLETİSİ (12 Kasım 2016)

 / ETKİNLİKLERİMİZ

İLESAM CUMARTESİ SOHBETLERİ ve ŞİİR DİNLETİSİ

(12 Kasım 2016)


“Musiki Edebiyatı”

Edebiyatın, sanatın, kültürün ve aktüel konuların konuşulduğu, şiirlerin okunduğu etkinliklerine devam eden Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliğinin Cumartesi toplantılarından biri daha 12 Kasım 2016 tarihinde İLESAM Kültür Evi’nde gerçekleştirildi.

İLESAM Genel Başkan Yardımcısı İlter Yeşilay’ın yaptığı açılış konuşmasıyla başlayan program,  Bekir Aksoy’un “Musiki Edebiyatı” konusunu anlatması ile devam etti. 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor, oturma odası ve iç mekan

(*) Sayın Bekir Aksoy’un bizlerle paylaştığı konuşma metninden derlediğimiz bölümü sizlerle paylaşıyoruz:

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, ayakta ve iç mekan

“İnsan düşüncesinin ürünü olduğu kadar duygusal bir deşarj yolu da olan müzik, oluşturulduğu ortamla, çağın dünya görüşü ile kısaca insan yaşamı ve toplumla, bütün diğer sanatlar gibi sıkıca bağlıdır. Müzik yoluyla bir yandan günlük yaşamın üstüne çıkıp güç kazanırken, bir yandan da birlikte yaşamanın kurallarını öğreniriz.

İnsana, bütün sanatlardan daha büyük bir kolaylık ve etkileme gücüyle ulaşan müziği “seslerle düşünme, sesler aracılığı ile yaşamı duyumsama ve geliştirme yolunda insan gerçeğinin, bütün ilişkileri içinde, araştırılması ve aktarılması sanatı” olarak tanımlayabiliriz. Bu arayışta en çarpıcı amaç, insanı korumaktır. Bu koruma işlevi anında somut olarak görülen ve hemen kavranabilen bir özellik değildir.

Müzik, aynı zamanda matematiksel bir mantık, disiplin, zamanı kullanma, susma, dialog kurma, hareket etme ve ilişkiler sanatıdır.

Yalnızca sınırlı bir bölümünü sesler ve gürültüler halinde kavrayabildiğimiz titreşimler, doğanın en belirgin kanıtıdır. Normal yapıda her insan, işitme ve müzikle ilgili yeteneklerden kendi payına düşeni almış olarak doğar. Müziği, varlığına, aldığı eğitime, ırkına, yaşadığı çağa göre üretir.

Müzik malzemesi, insan doğmadan milyonlarca yıl önce hazırdı. Çünkü doğa, sonsuz bir “sesli malzeme”dir. Gök gürültüsü, yer kayması, yer sarsıntısı, suyun akışı ve çalkantısı, havanın dar boğazlardaki hareketi gibi olaylar, doğadaki sayısız sesler ve titreşimlerden sadece küçük bir bölümünü oluşturur.

Kapalı ilkel toplumların incelenmesi yoluyla ilk insanların müzik eğilimleri ve üretimleri hakkında yaklaşık bilgiler edinilebilmektedir. Bu, geçmişin örtüsünü kaldırmanın bir yoludur ve oldukça güvenilir bir yöntemdir. İlk insanlar gök gürültüsünde doğaüstü güçlerin simgesini, fırtınanın uğultusunda kötü ruhların sesini, denizin sakin görüntüsünde ya da patlamasında tanrıların iyiliğini ya da öfkesini buluyorlardı. Yankı bir çeşit kehanet, vahşi hayvanların sesleri bilinmeyenin habercisi olarak algılanıyordu. Böylece, insanlığın başlangıcında din ve müzik birbirine karıştı. Kısıtlı bir sözcük dağarcığına sahip olan ilk çağlarda yaşayan insanlar gördüklerini adlandırıyordu. Duygularını, içgüdülerini ve kutsal güçlere inancını anlatmak için hemen o anda kendiliğinden düzenleniveren seslerden yararlanıyordu.

Giderek müzik, ninni ya da matem şarkısında olsun veya büyüyle karışmış bir törende olsun, ilk çağların insanının, bütün ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde ve her alanda varlığına sıkıca girdi. Günümüze ulaşan bilgiler ile kapalı toplumların yaşamları incelendiğinde ilk insanların, hançeresinden taklit yoluyla kuş seslerine benzer tiz sesler, vahşi hayvan homurtuları gibi pes sesler çıkardığı ve bunları doğa karşısında güçlü olmak için kullandığı varsayılmaktadır.

İlkel insandan kavim yaşamına geçildikten sonra, müzik toplumsal yaşama da girdi. Her toplum kendi yaşam biçimine, değerlerine, inanç ve törelerine uygun müzik üretti. Kendi çalgılarını, ezgilerini, ritmlerini oluşturdu.Böylece çok kısa bir şekilde müziğin tarifi ve oluşumuna değindikten sonra şimdi de kendi müziğimizin tarihini tanımaya çalışalım.

TÜRK MÜZİĞİNİN GELİŞİMİ

Gerek Sümerlerde, gerek Hititlerde temel çalgıların davul ve zurna olduğu taşlar üzerine yapılmış kabartmalarda görülmektedir. Davul ve zurna, bugün de Türk köylüsünün çalgısıdır. Bu konuda Türk Kültür Tarihi üzerine inceleme yapmış birçok araştırmacılarımız şöyle söylemektedir:

"Türk Halkının felsefesine inmek gerekir. Davul ve zurna birer meydan sazı idiler. Meydan ise, halkın istekle ve koşarak geldiği, şen ve şenlik içinde yaşadığı bir yerdir. Böylece davul ve zurna, halkı birbiri ile kaynaştıran, birlik beraberlik ve dayanışma içinde halkı hazırlayan, halkı müşterek istek ve dileklere yönelten, kutlu bir alet ve aracı rolünü yüklenmektedir."

Türk Milleti dünyanın en eski milletlerinden biridir. Müziğinin de kendisi kadar eski olması gerekir.

Ancak notasızlıktan yani okuma yazma bilmemekten dolayı, pek çok müzik eseri maalesef unutulmuştur.

1940 larda basılan çeşitli mecmualar 400-450 yıl öncesi yani 1490-1540 yıllarında çeşitli müsiki sözlerinden bahsetmektedir. Yani Fatih Sultan Mehmet devri ile Kanuni Sultan devrinin ortasıdır.

Bu devirlerden önceki bazı padişahlar döneminde Edvar denen müzik teorileri ile ilgili kitaplar yazılmışsa da, bunlar nota değildir.

Oysa Türk Milletinin, şimdilik bilinen ve M.Ö. 2000'lere kadar uzanan bir tarihi vardır. Bu dönemlere ait yazılı notalarımız olmadığı için, o zamanki müziğimiz bilinmemektedir.

Bundan dolayı Osmanlı Devleti'nin 17. yüzyıldan sonraki dönemlerinde , müziğimizin nota ile tespit edilmesi için, Ebced notası, Ali Ufki'nin (1610-1685), Osman Dede'nin (1652-1730), Kantemir'in (1673-1723) ve Hamparsum'un (1768-1839) notaları kullanılmışsa da, kayıplar önlememiştir.

Bu çağda bile, bazı koleksiyoncular bu kültürün üstüne yatmakta ve ellerindeki eserleri yayınlatmamaktadırlar. Osmanlı İmparatorluğu'nun yöneticileri, 17.yüzyılın sonundan (1699) itibaren, devletin gerilediğinin farkına vararak bunları gidermeye yönelmişlerdir. III.Selim (1761-1808) zamanında ilk defa yabancı ülkelere elçiler gönderilmiştir. Elçiler, bulunduğu devletin gücü ile ilgili raporlar göndermekle görevlidirler. Şüphesiz yabancı ülkelerin kültür hayatı ile ilgili raporlar da göndermişlerdir. III. Selim gibi aydın kafalı ve ileri görüşlü bir padişah zamanında, Dede Efendi ile Bethoven'in birbirlerini tanımamış olmaları insanlık için büyük bir kayıptır, tanışmış olsalardı şüphesiz müzik dünyası çok şey kazanırdı.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, iç mekan

MUSİKİMİZİN GELİŞME ALANLARI

Türk müziği, Türkler’in Orta Asya’dan beri geliştirdikleri, bugünkü özellikleri Selçuklu ve Osmanlı döneminde barizleşen musiki, Osmanlı döneminde halk ve üst kültür etraflarında birbiriyle ilişkili, lakin karakterleri değişik iki ana dal olarak gelişmiştir. Osmanlı’nın son zamanındaki çağdaşlaşma hareketleriyle batı tesiri görülmeye başlanmış, bu tesir Cumhuriyet döneminde daha da artmıştır. 

GELENEKSEL TÜRK MÜZİĞİ

Geleneksel Türk müziği, Osmanlı döneminde halk ve üst kültür etrafında gelişen olmak üzere ikiye ayrılır. Ananesel olarak Türk müziği çeşitli ortamlarda şöyle belirir:

Şehirlerde, saray etrafında ve konaklarda,

Kâr, beste, semai, şarkı

Camilerde,

Ezan, dua, sela, tekbir, temcit, münacaat, mevlid

Dergâhlarda,

Naat, ayin, durak, ilahi, soluk, niyaz

Köylerde,

Türkü, bozlak, uzun hava, zeybek, oyun havası

Hudut boylarında,

Serhat türküsü

Kışlalarda,

Mehter müziği

Halk müziği ve “klasik” Türk müziği arasında çok ehemmiyetli bir bağ vardır. Nitekim türkülerin pek çoğunda klasik musiki makamları kullanılmıştır. Aynı şekilde, türkü, köçekçe, oyun havası, sirto, vb. halk musikisi formları da klasik Türk musikisinde kullanılmıştır. İsmail Dede Efendi, Şakir Ağa, Şevki Bey gibi büyük klasik musiki bestekârlarının hemen hepsinin halk musikisi formlarını kullandıkları gözlemlenir.

Kısaca birde halk edebiyatının hece vezni ile ortaya konan, halk şiirlerinden gerek musikide ve gerekse edebi durumlarda yaygın olarak kullanılan nazım şekil ve türlerini şöyle tarif edebiliriz.

A-Nazım şekilleri olarak: Mani, koşma, destan,

B-Nazım türleri olarak

1-Ezgi ağırlıklı türler; a)Türkü, b)Varsağı, c)Semai, d)Koşma,

2-Konu ağırlıklı türler; a)Koçaklama, b)Taşlama, c)Güzelleme, d)Destan, f)İlahi, g)Devriye, h)Nutuk, i)Şathiyye

3-Ezgi ve konu ağırlığı aynı yoğunlukta olan türler; a)Ninni, b)Ağıt, c)Mani,

Halk şiirinin hece vezni ile ortaya konulan bütün bu türlerinin tek ve standart bir ezgisi yoktur. Bu şiirlerin tamamı ezgi eşliğinde söylenmekle birlikte, ezgiler mısraların hece sayısına, şiirin konusuna, mahalli veya güçlü aşıklarda ve mahalli sanatlarda karşımıza çıkan şahsi özelliklere göre değişmektedir.